27 Mayıs 2010 Perşembe

Manisa Tarzanı, Uygarlık ve Çevre Günleri

İnsan geçip giden ömrüne baktığında bir ömre ne sığar diye düşünüyor, pek de haksız sayılmaz bunu düşünen. Lakin uzun bir ömür yaşayanlar da çok şey yapamadan göçüp gidiyor eninde sonunda. Peki öyle ise 1899'da Bağdat'ın Samarra şehrinde dünyaya gelmiş bir Türkmen'in günün birinde Manisa'da Tarzan olarak anılacağını kim düşünebilirdi, hiç bir kahin böyle bir kehaneti dile getiremezdi şüphesiz. Bir gün, 31 Mayıs 1963 tarihinde göçüp gidene dek de onun hakkında deli de, ulu da diyenler oldu. Kendisi ile götürmeyip hepimize miras ettiği yeşillikler, o ormanlıkların gölgesinde dinlenen her canlı, sonsuza dek onun dehasının duacısı olacak, buna eminim.
Manisa Tarzanı, Kurtuluş Savaşı bittiğinde harp için geldiği Manisa'nın -yabancı kaynaklarda geçen ifadelere göre üçte ikisi yanmış olarak- yangından sonraki halini görünce, bu şehre yerleşip madalyası ile hakettiği istiklal mücadelesini şehri tekrar yeşillendirmek yolunda sürdürmüştür. Geçimini sağlamak için maddi bir beklentisi olmamasına karşın, O Manisa Belediyesi'nin resmi görevlilerinden biriydi. Ahmet Bedevi, her gün aksatmaksızın dağın eteklerine tırmanıp Manisa Kalesi'nden topu atar, herkes ona göre saatini ayarlardı. Bu çok önemli bir vazifeydi o zamanlarda, çünkü vakit öğleden önce ve sonra diye takip edilirdi. Mesela 3 sonrada denildiğinde saat 15:00 ifade edilirdi. Kılık kıyafetin anlamı ve anlamsızlığı, vazifenin kutsallığı, insanın yaşamını hiçbir bedel gerektirmeksizin onurlu bir şekilde sürdürmesinin mümkün olduğu, onun olmadığı bir dünyada bu kadar dolaysız nasıl anlatabilirdi ki?
"Bir ulusun gerçek zenginligi, ağaç örtüsüyle ölçülebilir." diyen ünlü İngiliz ağaçseveri Richard St. Barbe Baker'ın o yıllarda 108 ülkeye yayılan akımından mı, yoksa 1932-1948 yılları arasında tüm dünyayı hayran bırakan Tarzan serisi filmlerin sinema gösterimlerinden mi en çok etkilendi bilinmez. Yaşamının son nefesine kadar Manisa'yı ağaçlandırmak için herkesi seferber etmeye çalışmış, hatta çok sevgili -1934'de Manisa'da dünyaya gelmiş ve tüm dünyada Turizm alanında isim yapmış- hocamız Prof.Dr. Turgut Var'ın ifadesi ile "hapishaneden mahkumları toplar, parkları ağaçlandırırmış".
Sadece bu davranışını bile düşünürsek; modern toplumlarda mahkumların sosyal hizmetlerde kullanılması projesinin, savaştan çıkmış bir dünyada ne kadar uygulayıcısı olduğu tartışılabilir, ama Manisamızda tam da o yıllarda uygar bir adam yaşadığı kesin. Oysa ki genelde modernlik ya da uygarlık değerlendirilirken kılık kıyafet, saç, genel görünüm, bilgisayar, cep telefonu modeli, sahip olduğu ünvanlar, araba gibi şahsiyetin temsili ve bir nevi meyveleri olan aksesuarlar toplanır, görünürdeki inanç ya da inançsızlık ile çarpılır ve ona göre yargılanır. Bu hesaba ve sahip olduğu imkanları ne amaçlar ile değerlendirdiğine bakarsanız Tarzan bugünün materyalist dünyasının kabusu gibidir.
Doğa ile bütünüyle iç içe bir hayat, bütünüyle adanmış ve inançlı bir ruh, sağlıklı bir insan, bence Ahmet Bedevi dünyada edinilebilecek zenginliklerin en kıymet biçilmezlerine sahipti. Biraz düşününce O'na neden derviş dendiğini anlamakta hiç zorlanmıyorum doğrusu. Bu kıymet vermediği, yine de yaşanılabilir kılmaya gayret ettiği dünyaya gözlerini kapayışının tam tamına 47. sene devriyesinde Tarzan'ı büyük bir hürmetle anıyorum. 31 Mayıs - 6 Haziran tarihleri arasında düzenlenen programda emeği geçen herkesi içtenlikle tebrik ediyorum. Hayatta olsa ve İl Genel Meclisimizin yangınların gözlenmesine ilişkin geliştirdikleri sistemin haberini de almış olsa eminim çok daha fazlası için bizleri yüreklendirirdi. Onun ardından yürüyenler, ağaçlandırma çalışmalarını sürdürenler, çok katlı yapıları önleyip şehrimizin yeşil görünmesi, hava alması için destek olanlar, kısacası çevre sorumluluğu taşıyan tüm uygar Manisalıları tekrar birarada göreceğimiz bu güzel haftayı heyecanla bekliyorum. Hep birlikte, bu haftada ve diğer günlerde de Manisamızı yeşillendirelim, Tarzan'ın emanetine sahip çıkalım.

Manisa Haber Gazetesi: 26 Mayıs 2010

20 Mayıs 2010 Perşembe

"Yanık Ülke", Gençlik ve Spor


Hafta sonlarını en güzel değerlendirmenin yolu bence doğa yürüyüşleri yapmak. Bölgemizin coğrafi olarak elverişliliği, çevremizdeki doğal ve tarihi güzellikler, mevsimsel olarak da uygun dönemler seçildiğinde hafta sonları için gerçekten bulunmaz fırsatlar sunuyor. Bu çerçevede yapılan gezi ve yürüyüşlere gönlümden geçtiği kadar çok katılamasam da, yaşamımda daha fazla imkan oluşturmak istiyor ve öncülük edenleri de tam destekliyorum. Bu hafta sonumuzu da Manisa Tenis Dağcılık Spor Kulübü öncülüğünde böylesi bir etkinlik kapsamında değerlendirme şansını yakaladık. Bu organizasyonu yapan sevgili arkadaşımız Fuat Kuloğlu'nun ifadesi ile "Bir volkanın üzerine çıktık, kraterini gördük, Kula'nın nefis pidelerinin (özellikle de şekerli pidesinin) tadına baktık, bir asırdan fazla zamandan beri ayakta duran evlerini gördük, ardından da doğanın oluşturduğu mimarisiyle peri bacalarını izledik."

Daha önceki 23 Nisan konulu yazımda da belirttiğim gibi 19 Mayıs, yazı karşılayan duruşuyla yaşamın baharından çıkıp olgunlaşmaya başlayan bir gençlik ateşi gibidir. Biz de genç arkadaşlarımız ile birlikte, gençliğin bayramının hemen öncesindeki bu Pazar gününde Anadolu'nun en genç volkanının kraterine tırmandık. Lavların yakıp geçtiği arazilerde, ateşten bir nehrin yatağından yürüdük önce, sonra da volkanın ağzından fışkırıp eteklere doğru süzülen taştan köpüklerin üzerinden geçtik kayarak. Yükseldikçe mevkiimiz, aşağıda uzanan kilometrelerce tüf griliği karşısında büyüdü göz bebeklerimiz. 1,1 Milyon yıl ile yaklaşık 12.000 yıl öncesine kadar üç farklı süreçte gerçekleşmiş felaketlerin izleri, dün gibi karşımızda duruyordu. Başka hiçbir gerçeklik bu kadar ürkütücü olabilir mi dedirten bu manzaranın adı: Katakekaumene'ydi. Sandal Divlit isimli mürekkep okkasına benzeyen en genç volkan konisi üzerine yaptığımız bu heyecanlı tırmanış bölgedeki benzersiz doğa oluşumunun yalnızca küçük bir parçasını görmemizi sağladı. Bölgedeki diğer zenginlikleri kısaca sayacak olursak; Gediz havzasının civarındaki volkanizmanın oluşturduğu doğal yapı, peri bacaları, kanlı kaya ve prehistorik döneme ait ayak izlerini bir çatı altında toplayabiliriz. Bu çatının altındakiler AB destekli bir proje kapsamına alınmış, kısaca bu projeden bahsetmek istiyorum. Bu proje Türkiye'nin ilk jeopark örgütlenmesi "Yanık Ülke Jeoparkı" adı ve  "jeolojik anıtlardan kültürel mirasa ayak izleri" sloganıyla tanıtımı yapılıyor. Projeye Kula çarşısındaki demirci ustaları, dokumalar ve yörenin şifalı sularına kadar her şey dahil edilmiş. Bu projeye katılmak isteyen gönüllüleri bir araya getiren "Katakekaumene Jeopark Gönüllüleri" adlı bir grup oluşturulmuş Facebook'ta, ayrıca daha geniş bilgi için: www.geoparkula.org adresini de ziyaret edebilirsiniz.

Gelelim gezimizin devamına, Kula merkezindeki çay bahçesinde biraz dinlenip hemen ilerideki pidecide enfes pidelerimizi yedikten sonra, çarşıda ufak bir tur attık. Kaybolmaya yüz tutmuş bir çok meslek dalı Kula çarşısında hala direniyor. Bunlardan bazıları; demircilik, saraçlık (at koşum takımı yapımı), bakırcılık, debbahlık (dericilik), ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık, ayakkabıcılık. Misafirperver çarşı esnafının arasından geçerken onların kamera görüntülerini de almayı ihmal etmeden hızlıca ilerledik. Karşımızda hayranlık uyandıran ihtişamlarıyla Kula Evleri'ni gördük birdenbire, en ilgi çekici olan ortak yönleri her evin kendine has bir duruşunun olmasıydı, en güzeli ise hemen kapıyı açıp sizi içeri davet etmeye hazır olan ev sahiplerine avluda ya da kapı önünde rastlayabilecek olmanız. Kenan Evren Etnografya Müzesi de gezimizin önemli durak noktalarından biri oldu, öğrendiğimiz kadarıyla kendisi bu evde doğmuş. 18-19. yy Osmanlı dönemine ait bu evlerde; Türk evlerinin girişinde avlu, eyvan denilen bahçelerinin olduğunu, Rum evlerinde ise bahçe olmadığını da öğrendik. Sonrasında ise perileri sakin uykularından uyandırmadan usulca gezimizi tamamladık.

Spor olarak değerlendirildiğinde yorucu olmayan, ailecek katılabileceğiniz rahatlıkta bir yürüyüş, sosyal etkinlik olarak değerlendirildiğinde ise eşsiz bir deneyim sağlayan, hem kültürel hem de dostluk bağlarını güçlendiren doyurucu bir aktiviteydi. Manisa Tenis Dağcılık Kulübü yetkililerini tebrik ediyor, bu konudaki eksikliği görüp bu tür doğa yürüyüşlerini düzenledikleri için teşekkür ediyoruz. Günlük rutinimiz içerisine sağlıklı yaşam aktiviteleri katabilmek, çocuklarımızı da bu yönde geliştirmek yarınlarımız için bir tür sağlık sigortası yaptırmak gibi değil mi? Nasıl ki primlerinizi düzenli ödersek sigortadan faydalanabiliriz, sağlıklı yaşam da öyle bir bütünlük içerisinde düşünülebilir. Atatürk’ü analım, onun gösterdiği yolda genç ve dinç adımlarla ilerleyelim. Bayramınız kutlu olsun.

Manisa Haber Gazetesi: 19 Mayıs 2010

11 Mayıs 2010 Salı

Kuyumcu, Kısmet ve Değer Bilmek



Yıllarınızı verip, belki de ömrünüzü uğrunda vermeye hazır olduğunuz bazı durumlar vardır. Tutku ile bağlı  olunan, kıymetli değerlerdir bunlar. Kimisi için aşk, kimisi için paha biçilemez zenginlikler, kimisi için kariyer, aile ya da arkadaşlıklar... Hepimizin elinde farklı kıymetlenen değerlerdir bunlar değil mi? Değerini bilen yalnızca onun gerçek sahibi olabilir. Bu hafta sizinle çok beğendiğim ve ibret aldığım bir hikayeyi paylaşmak istiyorum.

"Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip
iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç
para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan
sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği
nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden
buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini
istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi
karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki
nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer
tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından
geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bilen anlar ve o değerini bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır..."

Yapılan iş, aşk, dostluklar, yaşamımızı oluşturan her bir unsur eğer doğru kimseler ile kıymetlendiriliyor ise anlamlı. Daha fazla izah gerektiğini sanmıyorum. İşte, aşkta, arkadaşlıkta, yaşamın her anında gerçek kuyumcuyu bulmanız dileğiyle...

Manisa Haber Gazetesi: 12 Mayıs 2010

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Saatli Maarif Takvimi, Hızır-İlyas ve Hıdrellez

Bir dönem evlerin en vazgeçilmezi olan Saatli Maarif Takvimi'ni halen kullananlardan biri olarak bu sabah elime alıp baktığımda içim sevinç ile doldu. Eğer bir takvim yaprağını alıp bakarsanız bugün, üzerinde "Kasım günlerinin bitişi" yazdığını görürsünüz. Yarın ise "Hızır günlerinin başlaması" ifadesi yer alacaktır aynı yerde. Ne çok şeyi anlatır bu iki kısa ifade aslında; bu yıl da insanlığın ortak kutsal günlerinden biri olan "Hıdrellez" gelmiştir. 6 Mayıs-8 Kasım arasındaki 186 günlük Ruz-i Hızır adı verilen Hızır günlerinin başlangıcı, 8 Kasım 5 Mayıs arasındaki 179 günün, Ruz-i Kasım'ın yani Kasım günlerinin bitişidir bugün. 26 Aralık 1925'te Miladi (Gregoryen) takvimin kabulü ile 6 Mayıs'a karşılık gelen, ondan öncesinde ise Jülyen takviminde 23 Nisan'a denk düşen, doğanın uyanışının, hayati bir dönüşümün takvimimizdeki temsilidir.

Hıdrellez kutlamalarında bazı gelenekler mutlaka yerine getirilir. Manisa'da günler öncesinden bahar temizlikleri ile başlayan, eskilerin evden atıldığı ve badana boya ile evlerin tazelendiği, kışın rehavetinden kurtulduğu günlerin ardından, o gün gelir. O sabah gün doğmadan beyazlar giyilip yeşilliklere ve su başlarına gidilir, çiçeklerden taç takılır, gül dalına  dilekler bağlanır hangisi daha çok uzadı diye sabahına müjde beklenir, gülün altına da su başından toplanan çakıl taşları ile bir evcik kurulur. Herkes muradına erme umudu ile tarifsiz bir huzur içindedir. Zira halk arasında bunlarla ilgili birtakım inanışlar oluşmuştur zaman içinde. Geleneğin aralıksız olarak yüzyıllardır pek çok kültürde yaygın olarak devam etmesine sebep olan güçlü inanış ve beklentiler vardır. Sağlık-şifa arayışları, yeşillik-gelişme-yetişme, bereket, bolluk, uğur-şans, mucize-keramet, talih, kısmet arayış ve beklentileri gibi pek çok şekilde tasnif edebileceğiniz çeşitliliktedir bu dilekler.

Hızır, Ab-ı Hayat içerek ölümsüzleşmenin, yaşamın tazelenmesinin imgesi olarak anılıyor pek çok yazılı ve sözlü kaynakta. Mitolojide ise Hıdrellez, hava ve suyun efsunlanması olarak tarif edilen ve Hızır'ın sıcaklığı, İlyas'ın da suyu temsil ettiği, Ab-ı Hayat kavuşmasıdır. Bu mitolojik efsane pek çok kültürce benimsenmiştir. Konuyu biraz daha açarsak, örneğin; Hristiyanlık dünyası iki farklı isim altında ama aynı kapsamda kutluyor bu günü, Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler ise St. Georges Günü diyorlar. Bu iki günün de kendine özgü hikayeleri var, özleri yine temel imge ile örtüşüyor. Diğer yandan Yahudilikte, Elyas efsanesi, Hz. İlyas'ın Ab-Hayat'ı içip Hızır oluşunu anlatıyor. Romanlar da eski Mısır'a kadar uzanan Çingene mitolojisinde geçen bu günü Kakava adını verdikleri şenlikler ile kutluyorlar. Halk inançlarında kült niteliği kazanan Hızır, İslamiyet öncesinde "Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar" gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak telakki edilmiştir. Hıdrellez, Orta Asya'da bugün halen çok farklı isimler ile Türklerin Ergenekon'dan çıkışının temsili ve önemli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Hızır'a atfedilen birçok vasıf, eski dönemlerin sosyal, dinî hayatı ve İslâmî yapısı ile tekrar şekillenerek yeni bir oluşumu ortaya çıkarmıştır. Tasavvufta da çeşitli kaynaklarda belirtildiği gibi, birtakım kişileri velayet mertebesine ulaştırması, tasavvufî sırları öğretmesi, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olması ve zor durumlarda imdada koşması, Hızır'ın fonksiyonlarındandır. Hangi açıdan bakarsanız bakın Hızır, esas olarak ilahî güçle donatılmış bir gücün ortak sembolüdür.

Sayılan tüm uygarlıklar tarih içinde Manisa'dan geçmiş, kentimize pek çok değer katmıştır. Bu değerler yalnızca "tarihi eserler" olarak değil, birbirine harmanlanmış kültürel değerler olarak da günümüze ulaşmıştır. Folklorik unsurları ve etnik yönleri ile pek çok akademik çalışmaya konu olmuş olan Hıdrellez'in bu değerler arasında başka bir yeri ve tamamen kendine özgü bir festival süreci var. Mesir''in karılması ile başlayan bu süreç, macunun içindeki 41 çeşit baharat, bu baharatlardan gelen şifa yönü ve halka saçılışındaki talih arayışına kadar, Hıdırellez'e ithaf edilen tüm unsurları kendinde toplamış hazır bir seremoni gibidir. Adeta Ab-ı Hayat'ın paketlenmiş ve Hıdrellez öncesi halka sunulmuş şeklidir. Bu kutsal hediye dualar ile karılır ve kutsal bir mekanın üzerinden halka saçılır. Tıpkı tasavvuftaki gibi eller şifaya uzanır, tören bu son aşamanın tamamlanması ile eksiksiz olarak amacına ulaşmış olur. İnançların tabiatın kanunlarıyla böylesine kesiştiği başka bir örnek daha var mıdır dersiniz? İşte bütün bu şifa, kutsanmışlık, kısmet, bolluk ve bereket arayışı bugün, sıcaklar bastırmadan bir kez daha bu kentin insanlarını Ağlayan Kaya, Çay Başı Deresi, Manisa Kalesi ve son durakta Süt Dede'ye, Spil'in eteklerindeki çayırlıklara çekecek. Hıdrellez'iniz kutlu olsun, hepinizin o yeşilliklerde Hızır ile karşılaşmanızı dilerim.


Manisa Haber Gazetesi: 5 Mayıs 2010