2 Temmuz 2010 Cuma

AB Projeleri, Yüksek Öğretim ve Sosyal Ağlar

Geçen haftaki yazının ses getirmesi benim açımdan çok sevindirici oldu. Açıkçası yazıyı kaleme alırken temel amacım, kurumlar arası iletişimsizliğe dikkat çekmekti. Çok güzel projeler yapılıyor, yapılan işleri duyurmalı, emeği geçenler için etkin şekilde katkı sağlamalıyız. AB projeleri konusunda bilgi edinmek için Ulusal Ajans sayfalarına ulaşmak ve Gençlik Programları başlığı altına bakmak yeterli.

Bizim için en memnuniyet verici olan, asıl hedefimiz, gençliğin bu konudaki cesaretini bir nebze olsun artırabilmek... Avrupa’da yeni yerler görmek, farklı kültürleri tanımak, kimin için keyifli ve eğitici olmaz ki?

Bakınız lütfen altını çizelim, gidip görmek, yeni deneyimler edinmek, kendi kültürünü tanıtma fırsatı bulmaktan bahsediyoruz. Hedef dil öğrenmek, oraya göç etmek, yerleşmek değil. Yeni bir dil öğrenmek, yabancı dilini geliştirmek böyle bir projede araç olabilir. Projelerin hedefi, belirli bir süreçte sosyal paylaşımlar aracılığı ile farklı kültürleri tanımak ve en önemlisi kendi kültürümüzü tanıtmak. Turlara katılmak, yakınları görmeye gitmek gibi “sightseeing” olarak anılan gezilerden çok farklı bir deneyim. O kültürün içinde yaşamak, aile ilişkilerini, iş ortamını, insan ilişkilerini, eğitim sürecini gözlemlemek, üçüncü kişiler ile tam iletişim kuracağınız bir ortamda olmaktan bahsediyoruz. Takdir edersiniz ki insanlar, iletişim kurdukları kişiler ile dostluklarını pekiştirebilirler.

Genellikle bu projeler 18 yaş sonrası, Yüksek Öğretim gençliğini ilgilendiren içerikteler. Celal Bayar Üniversitesi Dış İlişkiler Ofisi web sitesinden bu konudaki gelişmeleri takip edebilirsiniz. Yurt dışındaki pek çok üniversite ve gençlik örgütü sosyal paylaşım sitelerinden duyurularını yapıyor. Twitter ve Facebook da bu sitelerin son dönemde en popüler olanları. Ulusal Ajans’ın twitter ve facebook bağlantısını vermek istiyorum:
http://twitter.com/ulusalajans/
http://www.facebook.com/ulusalajans/

Uluslararası eğitim girişimciliği alanında PhD eğitimi almayı seçerken bütün bu gelişmeleri göz önünde bulundurmuştum. Farklı kültürlerden insanlar ile bir arada yaşamak, aynı sınıflarda bulunmak, farklı disiplinlerden eğitimcilerden dersler almak, birlikte çalışmak hayatımı çok değiştirdi. O nedenle Manisa’da Valilik, Belediye, Sivil Toplum Örgütleri ve Üniversitemiz adına geliştirilen projeleri takip etmek, kentimizden daha çok kişinin dünyaya açıldığını görmek benim için çok heyecan verici. Projelerin arkasında olan, emek veren herkesi tebrik ediyor, ortak bir platformda bu çalışmaların gerçekleştiğini görmeyi diliyorum.

Dünya çok farklı dönemleri geride bıraktı, üzerinden nice kuşaklar geçti... Yeni nesiller müzik, teknoloji ve bilişim dünyasının imkanları ile çarçabuk kaynaşıyorlar. Önümüzdeki yirmi yıl, bilemediniz on yıl içinde sizin de çocuklarınız farklı ülkelerdeki okullara kayıt olacak, oradan başka ülkelere gidecek ve belki de bambaşka ülkelerden insanlar ile birlikte çalışacaklar. Bugün bu oran yüzde beş ise, pek yakında %80-90’lara ulaşacak. Sadece bizimkiler gitmeyecek, onlar da gelecek, aramıza katılacaklar. Yeni patronunuz ya da işçiniz olacaklar. Sizce de acele etmemiz gerekmiyor mu?

Sağlıcakla kalınız.

sevalozbalci@gmail.com

Manisa Haber Gazetesi: 30 Haziran 2010 Çarşamba

25 Haziran 2010 Cuma

İşsizlik, AB Projeleri ve Cesaret

Avrupa bizi Birliğine alır mı, almaz mı, alırsa niye alır, almazsa neden alsın ki… tarzındaki bütün sızlanmaları bir kenara bırakıp başka bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. AB serbest dolaşım ve ticaret hakkına sahip olmak bu kadar yıldır masada kalmış bir proje iken ya serbest dolaşım olsa diye hiç düşündünüz mü?

Gerçekten bizim için gidilmesi, görülmesi neden bu kadar zor? Vize ne kadar bu konuda engel? Gidip görmek isteyen ne kadar çok gencimiz var bu konudaki imkânlardan habersiz?

Bu konularda kendini geliştirmek isteyen, işsiz, ekonomik engeli olan ne kadar gencimiz var ise seslenmek istiyorum: Avrupa’ya gitmek istiyor musunuz? Valiliğin bu konudaki çağrısına kulak vermelisiniz: “Avrupa’da gönüllü çalışacak genç işsizler aranıyor.” Dün, gazetede yukarıdaki başlığı okuduktan sonra çok sevindim. Hemen tüm öğrencilerime, dostlarıma, arkadaşlarıma haberi duyurmaya çalıştım. Yazıda Manisa Milli Eğitim Yardımcısı ve Manisa Valiliği AB Koordinasyon Merkezi Koordinatörü, sayın Necati Abalı, projenin 2008 yılından beri uygulanmasına karşın gençler tarafından ilginin az olduğunu belirterek, özellikle işsiz gençlere çağrıda bulunuyordu.

Proje çerçevesinde, 18-30 yaş arasındaki kişilerin, 2 ay ile 12 ay arasında değişen süreyle, kendi seçecekleri AB ülkesinde, istedikleri bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olarak görev yapabilecekleri belirtiliyor. Başvuru sahipleri Ankara’da Ulusal Ajans tarafından bir haftalık dil eğitimine tabi tutulacaklar. Kişinin yol, gideceği yerdeki konaklama, şehir içi ulaşım, vize paraları AB fonundan karşılanıyor. Ayrıca, bir defaya mahsus 450 euro olmak üzere her hafta sonu 100 euro harçlık veriliyor. İster ilkokul, isterse üniversite mezunu olsun herkes gidebiliyor.

Bir düşünsenize, işte serbest dolaşım. Hem de üzerine para veriyorlar. İki yıldır yalnızca bir kişi gitmiş, ikisi de bu yıl gidecek. İlginç değil mi? Hadi Avrupa’ya gidiyoruz, bütün masrafları karşılıyorlar, iş de hazır diyorsunuz ve kimseyi bulamıyorsunuz.

Şimdi sormak istiyorum. Madem işsizlik var bu memlekette, herkes şikâyetçi, insanlar Avrupa için can atıyor. Peki, nerede bu insanlar? Gençler, neredesiniz, neden gitmiyorsunuz?

Az önce, biraz detay bilgi almak için Hasan beyi aradım, ulaşamadım. Bir başka isme ve telefon numarasına yönlendirildim, verilen numara da yanlıştı. Ben yine de Milli Eğitim Santral telefonunu vermek istiyorum, ilgilenenler için faydası olabilir: 237 00 32

Çok ilginç bir memlekette yaşıyoruz. Sınırına girmek istediğimiz ülke bize neden geliyorsun diye sorduğunda gitmeye çok istekliyiz. -Hatta, özellikle eklemek istiyorum, bunun için kendi devletimize de yarı servet ödemeye razıyız, o da ayrı bir yazı konusu olacak...- Sınırlar kalkıyor, giden yok. Üzerine para veriliyor, yine giden yok.

Sizce de bu işte bir terslik yok mu?
Bence Türk Milleti pek de öyle anlatıldığı gibi değil.
Gerçekten de değil, ben buna inanıyorum.
Esenlikler dilerim.
Manisa Haber Gazetesi: 23 Haziran 2010

21 Haziran 2010 Pazartesi

Egeli Olmak, Göçmenlik ve Ravika Köyü

Bir sabah daha Ege güneşinin parlak ışıltısı penceremden süzülerek beni uyandırdı. Kahvemi henüz içmedim, bir yandan onun hayalini kurarken diğer yandan da yazımın çerçevesini hazırlıyorum zihnimde. Madem Egeli olmanın ne güzel olduğunu, ne şanslı olduğumu düşünürken buldum kendimi bu sabah, bunun nedenini de bilmek istersiniz belki. Bu bir nokta tespiti şu andaki düşüncelerin akışıyla, bu pencereden görünen kısmıyla, tabii ki daha çok neden var.
Klasik birkaç satır okuyup kenara çekilemeyeceksiniz. Kusura bakmayınız, biraz düşünceleri uçuşturmamız gerekiyor. Nereden başlayalım dersiniz, evet buldum: göç denilen olgu hakkında düşünme fırsatınız oldu mu hiç? Evet, ufak ya da büyük çaplı göçler.
Ev taşımanın ne zor olduğunu herkes bilir. Aşina olunan, komşuluk ilişkilerinin iyi olduğu semtler tercih edilir. Sevdiğiniz, alışkın olduğunuz bir şeyler ararsınız tutunmak için hayata. Aksi halde sürgün gibi gelir zaten yeni düzen. Bir kıtadan diğer kıtaya, bir ülkeden diğer ülkeye, bir şehirden başka bir şehre ya da bir mahalleden diğerine hayatın akışını değiştirmek, çok farklı değildir aslında. Göç yaşamamış nerede ise hiç kimse yok bu anlamda bakınca. Lakin biz memleket değiştirenlere göçmen diyoruz sadece, iç göç var ama iç göçmenlik yok. Göç, bir ömrün tohumlarını alıp, başka topraklarda yetiştirmek gibi, öyle değil mi? Sahip olduğunuz genetiğin ve kültürün bambaşka yörelerinki ile adım adım kaynaşması… Dilini öğrenirsiniz ilk, mutfağını bir de. O nedenle de en çok bu ikisinin içeriğindekiler tartışma konusu olur, kim kimden almış tam olarak bilinmez. Hatırlanmaz, çünkü dostlukla açılmıştır ikisinin de kapıları bu ilk alışverişte. Bu kaynaşmadan beslenir Ege binlerce yıldır.
Batı Anadolu; bir anlamda da Batı’nın Anadolu’ya, Anadolu’nun da Batı’ya vuran yansımasıdır muhteşem Ege Denizi’nin gün batımlarında. Ege bereketi de buradan gelir; zeytinlerin kayalar üzerinden fışkırdığı, bağlarından bal damlayan, binlerce yıldır ne ekseniz yüzünüzü güldüren bu topraklar bambaşkadır. Ondandır belki de, kimselere benzemez Ege insanı, hem de herkes gibidir. Çoklukların değil, az da olsa candan olanın kıymetli olduğu yerdir burası.
Göçmenlik öyle bir olgudur ki Ege’de, herkesin anlatacak bir sürü memleket hikayesi olduğunu fark edersiniz. Göç ettiğinizde memleket hangisidir karışır, ne oralısınızdır ne de buralı artık. Orada iken burayı, burada iken de orayı hasretle anarsınız. Bu bölünmüşlüğü aşmak mümkün olmaz birkaç kuşakta. Sonraki kuşaklara aktarılamaz olduğunda göçün izleri, göçmenlik ruhu da kalmaz. Belki de bu nedenledir ki her göçmen Güzel Ismayıl’în Ravika’da yapmak istediğini yapabilmek ister, imkanı olsa. Ravika; “Bir asırlık yaşamdaki mücadelenin, cesaretin ve başarma azminin ilk kazandığı yer.” deniyor köyün girişinde. Anlatılanlara bakılırsa içerisinde de bir Batı Anadolu köyünde olabilecek her bir unsura rastlamak mümkün gibi: park, camii, okul, berber, kıraathane, muhtarlık, yağhane, ağıl, konaklar ve evler. Yunanistan’ın Drama’sından Manisa’nın Ravika’sına inşa edilmiş bir yaşamın müzesi. Göçün iki memleket arasında, bir asırda oluşmuş bir köprüden ibaret olduğunu anımsatıyor. Gerçeğe dönüşmüş eski bir fotoğraf gibi sergiliyor her şeyi. Ne dersiniz sizce de ilgi çekici değil mi?
Bence gerçekten ilgi çekici. O nedenle de en kısa zamanda ziyaret etmek istiyorum Ravika köyünü. Sanki orada kendi hayat hikayemin de bazı bölümlerine rastlayacakmışım gibi hissediyorum. Gidip görünce sizlere anlatacağım. Sevgiyle kalınız.

sevalozbalci@gmail.com

Manisa Haber Gazetesi: 16 Haziran 2010

11 Haziran 2010 Cuma

Yaz Tatili, Eğlence ve Yeni Nesil Teknolojiler


Zaman zaman gerçekten bir mesaj bombardımanı altındaymışız gibi gelmiyor mu size de? Cep mesajları, panolar, TV ekranları, vitrinler, web siteleri, internette her köşe başı rahatsız edici reklamlarla dolu... Bilinçaltını bombardımana tabii tutan bir psikolojik savaş veriyor beyinlerimiz.

“Yeni” nesil teknolojilerin cazibesi karşı konulmaz. Bir yandan evde, bilgisayarda, cep telefonunda dokunmatik ekranlı teknolojiler yaygınlaşırken diğer yandan da bizleri sinema salonuna götürüp saatlerce koltuklara bağlayabiliyorlar. Bu yılbaşında 3D rekorları kırılırken ve hatta benim bizzat iki yıl önce 4D izlemişliğim varken ve hatta geçtiğimiz yıl 5D İzmir'de gösterime girmiş iken soruyorum: sizin de kafanız karışmıyor mu? Bir yandan da bu teknolojiler harf değiştirip ceplerimize transfer oluyorlar: 3G, 4G, 5G... Geçenlerde 3G reklamı izlerken sekiz yaşındaki yeğenim Alp Erim sordu: "Teyze ben büyüdüğümde kaç G çıkar sence?"... Cevap kolay gibi, ama yine de biraz düşünmek lazım. Aklımdan o anda neler geçti hemen özetleyeyim: yaklaşık yirmi yıldan bahsediyoruz diyelim, yine Latin alfabesine göre ilerleyeceğini düşünürsek, 3D kare-küp falan gibi bir rasyonel sayı düzleminde devam edersek..... "Hmm... Teyzecim" dedim, "sen büyüyene kadar alfabe yetmeyebilir."

Evet, 2010 ile 3D teknolojisinin resmi yılına girdik, teknoloji artık yeni boyutları keşfediyor. Bu yeni boyutlar ilk masaüstümüze geldi, sonra cebimize terfi etti, şimdi de salonlarımıza ilerliyor. İzmir’de geçen hafta 3D TV izledim, uydu kanallarında 3D test yayınları bir süredir devam ediyor. Yakında çok hızlı bir şekilde yaygınlaşır. Görüntüleri evimizden izleme dönemi yerini yeni bir aşamaya bırakıyor; artık biz görüntünün içine gireceğiz. Sonrasında hücre çekirdeğine, hatta atom çekirdeğine kadar veri aktarmaya başlayacaklar. Görüntünün direkt göz bebeğinizde görüntülendiğini hayal edebiliyor musunuz? Beni biraz ürkütüyor doğrusu. Yine de değişim kaçınılmaz, yeni nesil teknolojinin bu yeni boyutlar ile hayatımızı nasıl şekillendireceğini hep birlikte yaşayıp öğreneceğiz.

İmkânsız denilemez, biraz zaman alacak sadece. Bakın, Avatar kaç kişi tarafından izlendi, cebinizdeki telefonun maliyeti aylık asgari ücreti geçiyor mu, arabanız kaç model? Siz şimdiden evinizde bir 3D oyun ve sinema odasını planlamaya başlayın bence. Artık pek misafir gelmese de hazırda bekleyen misafir odalarımız, salonlarımız var zaten. Bu yeni boyut da eklenince, 3D Türk usulü yaşam nasıl olacak ve nasıl bir şekil alacak bir düşünsenize? Bundan sonra evimize gelen misafirlerimizi kahve kokusu eşliğinde, alçak sedirler üzerinde, çaylı kurabiyeli kahkaha dolu sohbetler ve 3D görüntüler ile ağırlamaya hazır olmalıyız.

Yaz tatilinin başlayacağı bugünlerde, oyunun da, eğlencenin de tadında olduğu, güzel bir yaz geçirmenizi dilerim. İyi tatiller.


Manisa Haber Gazetesi: 09 Haziran 2010

2 Haziran 2010 Çarşamba

21. Yüzyıl, Uluslararası İlişkiler ve Yoksulluk


Yüzyılımızın başlarında bir konsey toplandı. Kent Konseylerinin ilk temelinin atıldığı bu zirvede 6-8 Eylül 2000 günü Birleşmiş Milletler'in New York'taki genel merkezinde pek çok konu görüşüldü. Bu konulardan biri de yoksulluk. Yoksulluk ile mücadele eden müreffeh devletler, daha müreffeh olmasını istedikleri dünyanın yoksul ve ikinci sınıf halkını kalkındırmak istiyorlar. Kalkınma teşvikleri hep kafamı karıştırmıştır. Teşvikler sayesinde "daha güzel bir dünya" oluşturmak için henüz pek gelişememiş bir takım toplulukları desteklediklerinden bahsederler. Bir sürü şart koşarlar bu teşviklerden yararlandırmak için, tıpkı bankalar gibi. Mutlaka da birşeyleriniz ipotek altındadır, borç bitene kadar iflah olmazsınız.
Bir diğer yandan da bazı sahneler geliyor gözümün önüne, bu sahnede "bana yan baktın, sokağı kirlettin, hastalıklısın, çok gürültü yaptın" gibi binbir çeşit bahaneyle ezik bir kimlik haline getirdiği birilerinden menfaat sağlayan tipler var. Asıl niyeti hizmetini gördürmek, sonra elindeki bilyeleri de almak ve "gitsin yeter ki" noktasında çekilmektir. Biraz da şunları yap, biraz da bunları diye onu oyalarken diğer yandan kendisi herşeyi silip süpürüverir. Oysa ki madalyonun diğer yüzüne bakarsak ortalığı kirleten de, toplatacak birine ihtiyacı olan da, bütün bunları yaptırıp bu karmaşada geçimini temin eden de odur.
Tabii ki, bu mahallenin büyükleri, saygın kişilikleri varsa eğer ne mutlu. Bu eşkiyalığa ancak onlar bir dur diyebilirler. Biraraya gelen mahalle sakinleri bu tür sıkıntıları çözmek, çözemedikleri durumda da müdahale etmek durumunda kalırlar. Yardımlaşmak, zayıfın yanında olmak, kalkındırmak ve güç birliği yapabilmek için omuz verirler birbirlerine. Örgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı, ortak sorumluluk taşıma gibi ilkeler ve değerler doğrultusunda bilinçli şekilde hareket ederler.
Tekrar baştaki konuya dönersek, çok anlamlı birliktelikler en üst düzeyde gerçekleştiriliyor, bazı süreçler işletilmeye çalışılıyor. Kent konseyleri de bunlardan biri ve kendilerine sunulan eylem planlarını "Türkçeleştirip" gündeme taşıyorlar. Lakin benim kafama takılan bir soru var, "az gelişmişlik" konusunda ele alınan sorunlar ve başlıklar bize fit mi, değil mi? Söz konusu hedeflere bakılırsa: "Mutlak Yoksulluk ve Açlığı Ortadan Kaldırmak, Herkesin Temel Eğitim Almasını Sağlamak, Kadınların Durumunu Güçlendirmek ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Sağlamak, Çocuk Ölümlerini Azaltmak, Anne Sağlığını İyileştirmek, HIV/AIDS Sıtma ve Diğer Salgın Hastalıların Yayılımını Durdurmak, Çevresel Sürdürülebilirliği Sağlamak, Kalkınma için Küresel Ortaklıklar Geliştirmek". Kararı size bırakıyorum. Detaylı bilgileri bulabileceğiniz adres: http://www.la21turkey.net
Önümüzdeki hafta Manisa Haber Gazetesi'nde 10. yazım yayınlanacak. Okuyucularıma çok teşekkür ederim, görüşlerime değer verip okumaya zaman ayırdıkları için. Manisa Haber Gazetesi yöneticilerine, sayın Filiz Ağar'a, sayın Bedriye Aksakal'a ve tüm ekibe tek tek teşekkürü bir borç biliyorum. Her hafta Çarşamba günleri bu köşede yayınlanan yazıyı ertesi gün bloğumda arşivliyorum. Bloğumu İngilizce olarak da yayınlamayı düşünüyorum. Eğer ilgilenenler olursa benim için büyük bir onur olur. Adresim: http://sev-al.blogspot.com/ E-posta: sevalozbalci@gmail.com

Sevgilerimle, iyi haftalar dilerim.

Manisa Haber Gazetesi: 02 Haziran 2010

27 Mayıs 2010 Perşembe

Manisa Tarzanı, Uygarlık ve Çevre Günleri

İnsan geçip giden ömrüne baktığında bir ömre ne sığar diye düşünüyor, pek de haksız sayılmaz bunu düşünen. Lakin uzun bir ömür yaşayanlar da çok şey yapamadan göçüp gidiyor eninde sonunda. Peki öyle ise 1899'da Bağdat'ın Samarra şehrinde dünyaya gelmiş bir Türkmen'in günün birinde Manisa'da Tarzan olarak anılacağını kim düşünebilirdi, hiç bir kahin böyle bir kehaneti dile getiremezdi şüphesiz. Bir gün, 31 Mayıs 1963 tarihinde göçüp gidene dek de onun hakkında deli de, ulu da diyenler oldu. Kendisi ile götürmeyip hepimize miras ettiği yeşillikler, o ormanlıkların gölgesinde dinlenen her canlı, sonsuza dek onun dehasının duacısı olacak, buna eminim.
Manisa Tarzanı, Kurtuluş Savaşı bittiğinde harp için geldiği Manisa'nın -yabancı kaynaklarda geçen ifadelere göre üçte ikisi yanmış olarak- yangından sonraki halini görünce, bu şehre yerleşip madalyası ile hakettiği istiklal mücadelesini şehri tekrar yeşillendirmek yolunda sürdürmüştür. Geçimini sağlamak için maddi bir beklentisi olmamasına karşın, O Manisa Belediyesi'nin resmi görevlilerinden biriydi. Ahmet Bedevi, her gün aksatmaksızın dağın eteklerine tırmanıp Manisa Kalesi'nden topu atar, herkes ona göre saatini ayarlardı. Bu çok önemli bir vazifeydi o zamanlarda, çünkü vakit öğleden önce ve sonra diye takip edilirdi. Mesela 3 sonrada denildiğinde saat 15:00 ifade edilirdi. Kılık kıyafetin anlamı ve anlamsızlığı, vazifenin kutsallığı, insanın yaşamını hiçbir bedel gerektirmeksizin onurlu bir şekilde sürdürmesinin mümkün olduğu, onun olmadığı bir dünyada bu kadar dolaysız nasıl anlatabilirdi ki?
"Bir ulusun gerçek zenginligi, ağaç örtüsüyle ölçülebilir." diyen ünlü İngiliz ağaçseveri Richard St. Barbe Baker'ın o yıllarda 108 ülkeye yayılan akımından mı, yoksa 1932-1948 yılları arasında tüm dünyayı hayran bırakan Tarzan serisi filmlerin sinema gösterimlerinden mi en çok etkilendi bilinmez. Yaşamının son nefesine kadar Manisa'yı ağaçlandırmak için herkesi seferber etmeye çalışmış, hatta çok sevgili -1934'de Manisa'da dünyaya gelmiş ve tüm dünyada Turizm alanında isim yapmış- hocamız Prof.Dr. Turgut Var'ın ifadesi ile "hapishaneden mahkumları toplar, parkları ağaçlandırırmış".
Sadece bu davranışını bile düşünürsek; modern toplumlarda mahkumların sosyal hizmetlerde kullanılması projesinin, savaştan çıkmış bir dünyada ne kadar uygulayıcısı olduğu tartışılabilir, ama Manisamızda tam da o yıllarda uygar bir adam yaşadığı kesin. Oysa ki genelde modernlik ya da uygarlık değerlendirilirken kılık kıyafet, saç, genel görünüm, bilgisayar, cep telefonu modeli, sahip olduğu ünvanlar, araba gibi şahsiyetin temsili ve bir nevi meyveleri olan aksesuarlar toplanır, görünürdeki inanç ya da inançsızlık ile çarpılır ve ona göre yargılanır. Bu hesaba ve sahip olduğu imkanları ne amaçlar ile değerlendirdiğine bakarsanız Tarzan bugünün materyalist dünyasının kabusu gibidir.
Doğa ile bütünüyle iç içe bir hayat, bütünüyle adanmış ve inançlı bir ruh, sağlıklı bir insan, bence Ahmet Bedevi dünyada edinilebilecek zenginliklerin en kıymet biçilmezlerine sahipti. Biraz düşününce O'na neden derviş dendiğini anlamakta hiç zorlanmıyorum doğrusu. Bu kıymet vermediği, yine de yaşanılabilir kılmaya gayret ettiği dünyaya gözlerini kapayışının tam tamına 47. sene devriyesinde Tarzan'ı büyük bir hürmetle anıyorum. 31 Mayıs - 6 Haziran tarihleri arasında düzenlenen programda emeği geçen herkesi içtenlikle tebrik ediyorum. Hayatta olsa ve İl Genel Meclisimizin yangınların gözlenmesine ilişkin geliştirdikleri sistemin haberini de almış olsa eminim çok daha fazlası için bizleri yüreklendirirdi. Onun ardından yürüyenler, ağaçlandırma çalışmalarını sürdürenler, çok katlı yapıları önleyip şehrimizin yeşil görünmesi, hava alması için destek olanlar, kısacası çevre sorumluluğu taşıyan tüm uygar Manisalıları tekrar birarada göreceğimiz bu güzel haftayı heyecanla bekliyorum. Hep birlikte, bu haftada ve diğer günlerde de Manisamızı yeşillendirelim, Tarzan'ın emanetine sahip çıkalım.

Manisa Haber Gazetesi: 26 Mayıs 2010

20 Mayıs 2010 Perşembe

"Yanık Ülke", Gençlik ve Spor


Hafta sonlarını en güzel değerlendirmenin yolu bence doğa yürüyüşleri yapmak. Bölgemizin coğrafi olarak elverişliliği, çevremizdeki doğal ve tarihi güzellikler, mevsimsel olarak da uygun dönemler seçildiğinde hafta sonları için gerçekten bulunmaz fırsatlar sunuyor. Bu çerçevede yapılan gezi ve yürüyüşlere gönlümden geçtiği kadar çok katılamasam da, yaşamımda daha fazla imkan oluşturmak istiyor ve öncülük edenleri de tam destekliyorum. Bu hafta sonumuzu da Manisa Tenis Dağcılık Spor Kulübü öncülüğünde böylesi bir etkinlik kapsamında değerlendirme şansını yakaladık. Bu organizasyonu yapan sevgili arkadaşımız Fuat Kuloğlu'nun ifadesi ile "Bir volkanın üzerine çıktık, kraterini gördük, Kula'nın nefis pidelerinin (özellikle de şekerli pidesinin) tadına baktık, bir asırdan fazla zamandan beri ayakta duran evlerini gördük, ardından da doğanın oluşturduğu mimarisiyle peri bacalarını izledik."

Daha önceki 23 Nisan konulu yazımda da belirttiğim gibi 19 Mayıs, yazı karşılayan duruşuyla yaşamın baharından çıkıp olgunlaşmaya başlayan bir gençlik ateşi gibidir. Biz de genç arkadaşlarımız ile birlikte, gençliğin bayramının hemen öncesindeki bu Pazar gününde Anadolu'nun en genç volkanının kraterine tırmandık. Lavların yakıp geçtiği arazilerde, ateşten bir nehrin yatağından yürüdük önce, sonra da volkanın ağzından fışkırıp eteklere doğru süzülen taştan köpüklerin üzerinden geçtik kayarak. Yükseldikçe mevkiimiz, aşağıda uzanan kilometrelerce tüf griliği karşısında büyüdü göz bebeklerimiz. 1,1 Milyon yıl ile yaklaşık 12.000 yıl öncesine kadar üç farklı süreçte gerçekleşmiş felaketlerin izleri, dün gibi karşımızda duruyordu. Başka hiçbir gerçeklik bu kadar ürkütücü olabilir mi dedirten bu manzaranın adı: Katakekaumene'ydi. Sandal Divlit isimli mürekkep okkasına benzeyen en genç volkan konisi üzerine yaptığımız bu heyecanlı tırmanış bölgedeki benzersiz doğa oluşumunun yalnızca küçük bir parçasını görmemizi sağladı. Bölgedeki diğer zenginlikleri kısaca sayacak olursak; Gediz havzasının civarındaki volkanizmanın oluşturduğu doğal yapı, peri bacaları, kanlı kaya ve prehistorik döneme ait ayak izlerini bir çatı altında toplayabiliriz. Bu çatının altındakiler AB destekli bir proje kapsamına alınmış, kısaca bu projeden bahsetmek istiyorum. Bu proje Türkiye'nin ilk jeopark örgütlenmesi "Yanık Ülke Jeoparkı" adı ve  "jeolojik anıtlardan kültürel mirasa ayak izleri" sloganıyla tanıtımı yapılıyor. Projeye Kula çarşısındaki demirci ustaları, dokumalar ve yörenin şifalı sularına kadar her şey dahil edilmiş. Bu projeye katılmak isteyen gönüllüleri bir araya getiren "Katakekaumene Jeopark Gönüllüleri" adlı bir grup oluşturulmuş Facebook'ta, ayrıca daha geniş bilgi için: www.geoparkula.org adresini de ziyaret edebilirsiniz.

Gelelim gezimizin devamına, Kula merkezindeki çay bahçesinde biraz dinlenip hemen ilerideki pidecide enfes pidelerimizi yedikten sonra, çarşıda ufak bir tur attık. Kaybolmaya yüz tutmuş bir çok meslek dalı Kula çarşısında hala direniyor. Bunlardan bazıları; demircilik, saraçlık (at koşum takımı yapımı), bakırcılık, debbahlık (dericilik), ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık, ayakkabıcılık. Misafirperver çarşı esnafının arasından geçerken onların kamera görüntülerini de almayı ihmal etmeden hızlıca ilerledik. Karşımızda hayranlık uyandıran ihtişamlarıyla Kula Evleri'ni gördük birdenbire, en ilgi çekici olan ortak yönleri her evin kendine has bir duruşunun olmasıydı, en güzeli ise hemen kapıyı açıp sizi içeri davet etmeye hazır olan ev sahiplerine avluda ya da kapı önünde rastlayabilecek olmanız. Kenan Evren Etnografya Müzesi de gezimizin önemli durak noktalarından biri oldu, öğrendiğimiz kadarıyla kendisi bu evde doğmuş. 18-19. yy Osmanlı dönemine ait bu evlerde; Türk evlerinin girişinde avlu, eyvan denilen bahçelerinin olduğunu, Rum evlerinde ise bahçe olmadığını da öğrendik. Sonrasında ise perileri sakin uykularından uyandırmadan usulca gezimizi tamamladık.

Spor olarak değerlendirildiğinde yorucu olmayan, ailecek katılabileceğiniz rahatlıkta bir yürüyüş, sosyal etkinlik olarak değerlendirildiğinde ise eşsiz bir deneyim sağlayan, hem kültürel hem de dostluk bağlarını güçlendiren doyurucu bir aktiviteydi. Manisa Tenis Dağcılık Kulübü yetkililerini tebrik ediyor, bu konudaki eksikliği görüp bu tür doğa yürüyüşlerini düzenledikleri için teşekkür ediyoruz. Günlük rutinimiz içerisine sağlıklı yaşam aktiviteleri katabilmek, çocuklarımızı da bu yönde geliştirmek yarınlarımız için bir tür sağlık sigortası yaptırmak gibi değil mi? Nasıl ki primlerinizi düzenli ödersek sigortadan faydalanabiliriz, sağlıklı yaşam da öyle bir bütünlük içerisinde düşünülebilir. Atatürk’ü analım, onun gösterdiği yolda genç ve dinç adımlarla ilerleyelim. Bayramınız kutlu olsun.

Manisa Haber Gazetesi: 19 Mayıs 2010

11 Mayıs 2010 Salı

Kuyumcu, Kısmet ve Değer Bilmek



Yıllarınızı verip, belki de ömrünüzü uğrunda vermeye hazır olduğunuz bazı durumlar vardır. Tutku ile bağlı  olunan, kıymetli değerlerdir bunlar. Kimisi için aşk, kimisi için paha biçilemez zenginlikler, kimisi için kariyer, aile ya da arkadaşlıklar... Hepimizin elinde farklı kıymetlenen değerlerdir bunlar değil mi? Değerini bilen yalnızca onun gerçek sahibi olabilir. Bu hafta sizinle çok beğendiğim ve ibret aldığım bir hikayeyi paylaşmak istiyorum.

"Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip
iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç
para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan
sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği
nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden
buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini
istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi
karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki
nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer
tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından
geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bilen anlar ve o değerini bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır..."

Yapılan iş, aşk, dostluklar, yaşamımızı oluşturan her bir unsur eğer doğru kimseler ile kıymetlendiriliyor ise anlamlı. Daha fazla izah gerektiğini sanmıyorum. İşte, aşkta, arkadaşlıkta, yaşamın her anında gerçek kuyumcuyu bulmanız dileğiyle...

Manisa Haber Gazetesi: 12 Mayıs 2010

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Saatli Maarif Takvimi, Hızır-İlyas ve Hıdrellez

Bir dönem evlerin en vazgeçilmezi olan Saatli Maarif Takvimi'ni halen kullananlardan biri olarak bu sabah elime alıp baktığımda içim sevinç ile doldu. Eğer bir takvim yaprağını alıp bakarsanız bugün, üzerinde "Kasım günlerinin bitişi" yazdığını görürsünüz. Yarın ise "Hızır günlerinin başlaması" ifadesi yer alacaktır aynı yerde. Ne çok şeyi anlatır bu iki kısa ifade aslında; bu yıl da insanlığın ortak kutsal günlerinden biri olan "Hıdrellez" gelmiştir. 6 Mayıs-8 Kasım arasındaki 186 günlük Ruz-i Hızır adı verilen Hızır günlerinin başlangıcı, 8 Kasım 5 Mayıs arasındaki 179 günün, Ruz-i Kasım'ın yani Kasım günlerinin bitişidir bugün. 26 Aralık 1925'te Miladi (Gregoryen) takvimin kabulü ile 6 Mayıs'a karşılık gelen, ondan öncesinde ise Jülyen takviminde 23 Nisan'a denk düşen, doğanın uyanışının, hayati bir dönüşümün takvimimizdeki temsilidir.

Hıdrellez kutlamalarında bazı gelenekler mutlaka yerine getirilir. Manisa'da günler öncesinden bahar temizlikleri ile başlayan, eskilerin evden atıldığı ve badana boya ile evlerin tazelendiği, kışın rehavetinden kurtulduğu günlerin ardından, o gün gelir. O sabah gün doğmadan beyazlar giyilip yeşilliklere ve su başlarına gidilir, çiçeklerden taç takılır, gül dalına  dilekler bağlanır hangisi daha çok uzadı diye sabahına müjde beklenir, gülün altına da su başından toplanan çakıl taşları ile bir evcik kurulur. Herkes muradına erme umudu ile tarifsiz bir huzur içindedir. Zira halk arasında bunlarla ilgili birtakım inanışlar oluşmuştur zaman içinde. Geleneğin aralıksız olarak yüzyıllardır pek çok kültürde yaygın olarak devam etmesine sebep olan güçlü inanış ve beklentiler vardır. Sağlık-şifa arayışları, yeşillik-gelişme-yetişme, bereket, bolluk, uğur-şans, mucize-keramet, talih, kısmet arayış ve beklentileri gibi pek çok şekilde tasnif edebileceğiniz çeşitliliktedir bu dilekler.

Hızır, Ab-ı Hayat içerek ölümsüzleşmenin, yaşamın tazelenmesinin imgesi olarak anılıyor pek çok yazılı ve sözlü kaynakta. Mitolojide ise Hıdrellez, hava ve suyun efsunlanması olarak tarif edilen ve Hızır'ın sıcaklığı, İlyas'ın da suyu temsil ettiği, Ab-ı Hayat kavuşmasıdır. Bu mitolojik efsane pek çok kültürce benimsenmiştir. Konuyu biraz daha açarsak, örneğin; Hristiyanlık dünyası iki farklı isim altında ama aynı kapsamda kutluyor bu günü, Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler ise St. Georges Günü diyorlar. Bu iki günün de kendine özgü hikayeleri var, özleri yine temel imge ile örtüşüyor. Diğer yandan Yahudilikte, Elyas efsanesi, Hz. İlyas'ın Ab-Hayat'ı içip Hızır oluşunu anlatıyor. Romanlar da eski Mısır'a kadar uzanan Çingene mitolojisinde geçen bu günü Kakava adını verdikleri şenlikler ile kutluyorlar. Halk inançlarında kült niteliği kazanan Hızır, İslamiyet öncesinde "Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar" gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak telakki edilmiştir. Hıdrellez, Orta Asya'da bugün halen çok farklı isimler ile Türklerin Ergenekon'dan çıkışının temsili ve önemli bir bayram olarak kutlanmaktadır. Hızır'a atfedilen birçok vasıf, eski dönemlerin sosyal, dinî hayatı ve İslâmî yapısı ile tekrar şekillenerek yeni bir oluşumu ortaya çıkarmıştır. Tasavvufta da çeşitli kaynaklarda belirtildiği gibi, birtakım kişileri velayet mertebesine ulaştırması, tasavvufî sırları öğretmesi, gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olması ve zor durumlarda imdada koşması, Hızır'ın fonksiyonlarındandır. Hangi açıdan bakarsanız bakın Hızır, esas olarak ilahî güçle donatılmış bir gücün ortak sembolüdür.

Sayılan tüm uygarlıklar tarih içinde Manisa'dan geçmiş, kentimize pek çok değer katmıştır. Bu değerler yalnızca "tarihi eserler" olarak değil, birbirine harmanlanmış kültürel değerler olarak da günümüze ulaşmıştır. Folklorik unsurları ve etnik yönleri ile pek çok akademik çalışmaya konu olmuş olan Hıdrellez'in bu değerler arasında başka bir yeri ve tamamen kendine özgü bir festival süreci var. Mesir''in karılması ile başlayan bu süreç, macunun içindeki 41 çeşit baharat, bu baharatlardan gelen şifa yönü ve halka saçılışındaki talih arayışına kadar, Hıdırellez'e ithaf edilen tüm unsurları kendinde toplamış hazır bir seremoni gibidir. Adeta Ab-ı Hayat'ın paketlenmiş ve Hıdrellez öncesi halka sunulmuş şeklidir. Bu kutsal hediye dualar ile karılır ve kutsal bir mekanın üzerinden halka saçılır. Tıpkı tasavvuftaki gibi eller şifaya uzanır, tören bu son aşamanın tamamlanması ile eksiksiz olarak amacına ulaşmış olur. İnançların tabiatın kanunlarıyla böylesine kesiştiği başka bir örnek daha var mıdır dersiniz? İşte bütün bu şifa, kutsanmışlık, kısmet, bolluk ve bereket arayışı bugün, sıcaklar bastırmadan bir kez daha bu kentin insanlarını Ağlayan Kaya, Çay Başı Deresi, Manisa Kalesi ve son durakta Süt Dede'ye, Spil'in eteklerindeki çayırlıklara çekecek. Hıdrellez'iniz kutlu olsun, hepinizin o yeşilliklerde Hızır ile karşılaşmanızı dilerim.


Manisa Haber Gazetesi: 5 Mayıs 2010

28 Nisan 2010 Çarşamba


23 Nisan Korosu, LÖSEV ve Yaşamın Baharı


Yılın her mevsimi başka güzel. İlkbaharda doğada yaşanan coşku, yeni nesli ve gençliğin tazeliğini çağrıştırıyor. O nedenle de her yıl bu bayramların 23 Nisan ve 19 Mayıs'ta kutlanması ayrı bir haz veriyor. Bayramların bu tarihler ile arasındaki ilişki yalnızca bu bağlamda değil, aynı zamanda anlamları açısından da örtüşüyor. 23 Nisan, çocuklar, yeni bir meclis ve demokrasinin Türk Milletine verdiği dinamizmi temsil ediyor. 19 Mayıs ise Atatürk'ün gençliğe verdiği değeri ve onların vatanına sahip çıkmasından duyduğu, dünyada eşi olmayan bir Milli Mücadele'nin başlangıcını. Genç nesil, çocuklarımız, Milli Eğitim'in çiçekleri her yıl bu törenlere öğretmenlerinin rehberliğinde hazırlanıyor.

Milli Eğitim Müdürümüzün önderliğinde bu yıl 23 okuldan binlerce çocuk ve aileleri, öğretmenleri ile birlikte hayatlarında çok güzel bir deneyime imza attılar. Hepsini gösterdikleri çabadan dolayı tebrik etmeliyiz. 23 Nisan Korosu oluşumu çok ciddi bir uğraştır. Bu yıl gurur duyarak bu anlamda bir ilkin kentimizde gerçekleştirildiğini gördük. Yalnızca Manisa'da da değil, Türkiye'nin dört bir yanında bu konuda illerimiz adeta yarışıyorlar. Antalya, Bursa’da da çalışmalar yapılıyor. Anlamlı hedefler doğrultusunda, kurumlar önderliğinde örgütlenme, kentleşme bilinci yolunda önemli bir adımdır. Kendilerinin bu önderliği ile belki de önümüzdeki yıllarda bu iş daha da gelenekselleşir ve tüm ülkeye yayılır. Hangi ülkenin her ilinde ilköğretim yaş kuşağından binlerce öğrenciyi bir araya getirecek kadar güçlü bir organizasyonu vardır ki? 23 Nisan sayesinde böyle bir güce sahip olduğumuz için çok şanslıyız. Kutlamalarda yapılan nitelikli etkinlikleri desteklemeliyiz, çocuklarımız da bu birliktelikten güç almalılar.

Ne güzeldir 23 Nisan, bayram için hazırlanılır, stada gidilir, gösteri yapılır ya da bayram sabahları coşku ile gösteriler izlenir. Bu seremoninin yaşanması çocukluğun en keyifli kısmıdır, hediyeler alınır, verilir, büyükler daha bir cömertleşir. Hoş, ailesinin yanında ve sağlığı yerinde olanlar için her gün bayram gibidir, bu saydıklarımızı yaşayamayanlar olduğu aklımızdan bile geçmez. Bu yıl 23 Nisan'ı çok yakın dostlarımız, kızlarının Lösemi teşhisi ile kaldırıldığı hastanede geçirdiler. Biz de yanlarında olamasak da, onlardan aldığımız haberler doğrultusunda, hep ismini duyduğumuz LÖSEV'i yakından tanıma imkânı bulduk. Lösemi %91 tedavi edilebilen bir hastalık, ancak 4-5 yıllık bu tedavi sürecinde hem maddi hem manevi büyük bir sermaye gerekiyor. İşte LÖSEV bu sermayeyi çocuklar için tedarik etmeye, bir arada tutmaya çabalıyor. Yardımlar, destekler, bağışlar da bu kurumu ayakta tutuyor. Vakfın bir önemli kaynağı da http://www.ispanak.com.tr/ adresinden ulaşılabilen LÖSEV ürünleri. O ürünler hastalıkla savaşan çocuklarımızın umut kaynağı. Web sitesine girip bakarsanız, son derece kaliteli ve harika tasarlanmış ürünler var. Kartpostallar, hediyelik eşyalar, taraftar ürünleri, nikâh şekerleri o kadar güzel ki.

Yılın her mevsimi güzel, hayatın da her demi. Çocuklarımız da uzun ve dolu dolu yaşasınlar. Yaşarken ellerinden tutup diğer kardeşlerinin birlikte yaşamanın keyfini çıkarsınlar. Hasta olanlar da moral bulsun diğerlerinin cıvıltıları ile kapalı kapılar ardında kalmadan. 23 Nisan korosu rekor için de söylesin, LÖSEV'li çocuklar için de. Sergiler açılsın onların yararına, hediyeler gönderilsin LÖSEV etiketli. En önemlisi de çocuklarımız bizden gördükleri ve onları yönelttiğimiz yolda kardeşliği ve ortak hedeflerin önemini öğrensin bu sayede. Ve böylece "Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı" bir kere daha anlamını bulsun, yarınlar için bir umut olsun. Herkese sağlıklı günler dileklerimle.

Manisa Haber Gazetesi: 28 Nisan 2010

20 Nisan 2010 Salı

Internet, Bilgi ve Sınırlar Ötesi

Celal Bayar Üniversitesi öncülüğünde Manisa Valiliği, Manisa Belediyesi ve Manisa İl Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliği ile gerçekleştirilen III. Manisa Web Tasarım Yarışması, “Manisa’nın Tarihi ve Doğal Güzellikleri” sloganıyla gerçekleştirildi. Her yıl farklı bir slogan ile düzenlenmekte olan yarışmanın bu yılki hedefi, Manisa il merkezi ve ilçelerindeki tarihi yerleri ve yapıları, doğal güzellikleri özgün bir şekilde tanıtacak web sayfalarını Internet dünyasına kazandırmaktı. Bilindiği gibi, bu yarışma ve diğer Internet haftası etkinlikleri ile her yıl biraz daha geniş bir kitleye ulaşmak, öğrencilerimizi bilişim ve internet teknolojilerini daha verimli kullanmaya teşvik etmek ve bunu başarıyla gerçekleştirenleri de desteklemek ilke edinilmektedir. Yarışmanın bu yıl seçilen sloganı, katılan web sitelerinin tasarımları ve içeriği, ödül törenindeki konuşmalar, gerçekten de doğru bir amaç doğrultusunda ilerlenildiğini gösteriyordu. Slogandan yola çıkarak rahatlıkla, Internet'in bir kentin tanıtımında ne kadar önemli olduğunu ve bu konuda yapılması gereken çok şey olduğunu ifade edebiliriz. Ne yazık ki buradaki dolambaçlı yolların daha çok başında olduğumuz için de, turizm planlamacılarının dünya kentlerinin imajı ve tanıtımına yönelik olarak bu konularda ne kadar çok ter döktüğünü tahmin bile edemeyiz.
Hiç şüphesiz ilimizin tarihi dokusu, doğal güzellikleri ve mitolojik yönü pek çok yönden fırsatlar barındırıyor. Manisamızı her alanda bir turizm kenti olmaya hazırlıyoruz. Internet de bu konudaki tanıtım araçlarından en önemlisi. Bu konuda yapılması gereken çok şey var. Bilgileri birşekilde biraraya getirip web sayfasına cicili bicili, fiyakalı bir düzende yerleştirmek bunun için yeterli mi dersiniz? Bu işin ciddi bir içerik planlaması gerektirdiğinin altını da çizmeliyiz. Bu noktadan hareketle, kentimizin coğrafi ve kültürel dokusunun bir haritasını çıkarmanın, tarihi zenginliklerden nelerin, ne kadar ve ne şekilde sunulması gerektiğinin ve bütün bunları yaparken de doğal güzelliklerimizi bütünüyle korumanın tartışmasız önemini bir kez daha hatırlamakta çok fayda var.

Tarihi zenginliklerimizin methini yapmakta ne kadar haklıysak, onlara olabildiğince iyi sahip çıkmamız gerektiğini de unutmamalıyız. Hepsini bilinçli bir şekilde paylaşıma açabilmeliyiz. Sakınılması gerekenleri sakınacak şekilde tedbirler alırsak, gelişme yönünde bir adım sonrasını düşünebiliriz. Aksi takdirde yapılan paylaşım ile oluşan tüm güzellikler bir anda elimizden kayıp gidebilir. Turist gözü yalnızca müze, kitapsaray, camii ve açıkhava müzeleri gibi yerleri değil, onların yanında şehrin bütününü de onunla bir görür. Tüm sokakların bu doku ve imaj ile oluşturulması hem yaşayanlar hem de yeni gelenler için görsel bir bütünlük oluşturabilir. Son yıllarda bu yönde atılan adımları çevre temizliği gönüllülerinin de desteklediğini görmek gerçekten sevindirici. Herkes bıraktığı her bir çöpün arkasından sonsuza dek geleceğini düşünmeli, birbirini uyarabilmeli, bunu toplumsal bir kazanım olarak görebilmelidir. Bu konuda ne kadar titizlik gösterirsek o kadar kazanırız, birbirimize kazandırırız.
Internet ancak var olan gerçekleri elektronik ortama aktarabilir. Evet, belki PhotoShop ile bazı gereksiz kabloları temizleyip görsel bir netliği oluşturmak bu sanal alemde mümkün. Peki ya yaptığımız işin, çekilen bir kablonun, her gün geçtiğimiz yollarda bıraktığımız atıkların, çalıştığımız masanın ve bahçemizin düzeni de bir kültür unsuru değil midir? Turizm aslında kültürel bir misafir ağırlama sürecidir. Misafirperverliği ile ünlü bir halk olarak kısa zamanda bu konudaki geleneklerimizi ve ailevi gelişmişlik düzeyimizi evlerimizden sokaklarımıza da taşımalıyız. O zaman çiçekli balkonlarımız, kafes pervazlarımız, sokaklardaki tertemiz sebillerimiz ile gerçek bir turizm kenti olabiliriz. Sayısal olarak ifade edebileceğimiz çoklukta, şık ve düzenli mekanlar bizi daha güzel kentlere doğru götürecektir. Bugün yüzde onbeş ise bu tür yerler bu rakam iki yıl içerisinde yüzde kırklara çıkarılabilirse anlamlı bir gelişme düzeyini temsil edebilir. Yüzde kırk çehresi güzelleşmiş bir Manisa'ya gelecek olan ziyaretçiler, ticari olarak da tüm esnafın kazanç düzeyini en az yüzde elli yükseltecektir. Tarihi süreç içerisinde nasıl ki ekonomik kalkınma daima ticaret yolları ile bağlantılıdır, bugün de ziyaretçi hareketliliğinin önemli bir kısmı Internet'ten bir şekilde geçmektedir. Denizyolu, demiryolu, karayolu ya da hava yolları aracılığı ile her ne sebep ile olursa olsun Manisa'dan geçecek olanların sayısını arttırmak, geçerken de burada konaklamalarını ve gezinmelerini sağlamak için Manisalılar Internet'te olmalı, planlı bir şekilde bu konuda "organize" olmalıdır.

Manisa Haber Gazetesi: 21 Nisan 2010

14 Nisan 2010 Çarşamba

Gençlik, Talebelik ve Öğrenme Arzusu


Mark Twain, "Eğitim kafayı geliştirmek içindir, belleği bilgiyle doldurmak için değil" diyor. Belleğimizi sürekli bir şeyler ile dolduruyoruz, eğitim de bunlar arasında bizi geliştiren, yaşadığımız dünyayı ve birbirimizi anlamamıza yardım eden en önemli kısmı oluşturuyor. Yaşam boyu eğitim konusu eğitimin sürekliliğini vurgulamak için kullanılıyor olsa da nerede başlıyor, temelleri nasıl atılıyor hiç düşündünüz mü? Aile, bebeklik, çocukluk, okul yılları, gençlik derken hep bir şekilde "talebe" oluyoruz da, bu süreç içinde ne zaman öğrenmeyi gerçekten ve içtenlikle talep ediyoruz?

Kitle iletişim araçları evimizin bir ferdi, bir bileni olmadan önceki dönemleri bir hatırlayalım. Gençliğin ilk yıllarına kadar ki öğrenciliği daha dar bir çerçevede; öğrenci, aile ve okul arasında üçlü bir döngü içinde sınırlı iken, yetişkinliğe erişen çocuk "sosyal" kimliğini lisede sorgulamaya başlıyordu. O yıllarda önümüzdeki hedefler hiç gelmeyecek kadar uzaklardaymış gibi geliyordu bizlere. Yine de gerçekten kendini mesleğine adamış, değerli öğretmenlerimiz vardı. Bizlere hedeflerimizi belirleme ve kendimizi geliştirme konusunda doğru telkinler verirler, öğrenme arzusu duyacağımız şekilde, pekiştirerek ders işlerlerdi.
Geçtiğimiz Pazar günü yapılan Üniversite sınavında (YGS) Manisa Lisesi'nde görevliydim. Ben de bir Manisa Lisesi mezunuyum. Maalesef, mezun olduğu günden bu güne kadar bir kere bile liseye uğramamış olanlarından hem de. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bizi ayıran üniversite sınavı tekrar bir araya getirdi. Ne ilginçtir ki bizim mezun olduğumuz yıl kaldırılan ikili sınav sistemine dönüldüğü yılda ben de tekrar okulumdaydım. Aradan bir nesil geçmiş, tam 18 yıl olmuş. Müdürümüz sayın Kazım Germiyanoğlu, 1887'de kurulmuş olan okulun köklü kültüründen bahsettikten sonra yeni öğretim yılında da Anadolu Lisesi olarak hizmet vereceklerini belirtti. Manisa Lisesi aynı zamanda dinamik ve güçlü eğitim bir kurumu. Onun sınıfındaki pek çok lise bugün artık kolej statüsünde eğitim veriyor. Manisa Lisesi'nin kurum kültürünü korumak, bugünün gençlerinin dinamizmini ve mezunların ortak hafızasını birarada tutmak kentimize çok şey kazandıracaktır. Okul yönetimi bu konuda eski mezunlar ile söyleşi günleri yaparak önemli bir adım atmış bile. ‘Manisa Lisesi Mezunlarıyla Buluşuyor’un konukları gerçekten Türkiye'nin önde gelen isimleri. 5 Haziran'da düzenlenecek şenlik de yine bu konudaki gelişmelerden. Bu liseden mezun olduk, çok şeyler öğrenerek bugünlere geldik, öğretmenlerimizin omuzlarındaki yükü daha yeni yeni anlıyoruz. Gençlerimiz bu sıralardan Manisa’nın ve Türkiye’nin geleceğine uzanacaklar, bizlerin sahip çıktığı ve yükselttiği değerlere tutunacaklar.

Yetiştirdiği kişiler ile bağlarını güçlendirerek değerlerine daha çok sahip çıkan bir kentimiz var. Bir yanda Mevlevihanesi’nde Selçuklulardan gelen eğitim anlayışıyla şehzade hocalarını yetiştiren âlimleri, diğer yanda Saray-ı Amire’sinde Osmanlı’nın yükseliş dönemi şehzadelerinin ve veliaht padişahlara dersler veren dönemin en ünlü Avrupalı eğitmenlerinin misafir edildiği geniş bir yelpaze Manisa. Bu yelpazede yüzyıllara yayılan bir eğitim kenti kültürünü bugüne taşıyor. O günlerin izleri Manisa Yangını’nda, depremlerde ve kültür enflasyonunda erezyona uğramış olsa da tam olarak silinmiş değil. Bu kent okul sıralarında gerçek eğitim almış, evrensel düşünen pek çok kişiyi de yetiştirmiş, dünyaya kazandırmıştır. Ünlü Hint düşünürü J. Krishnamurti çok güzel özetlemiş: "Gerçek eğitim, insana düşünmeyi öğretir." Gençlerimizi düşünmeye, kendilerini geliştirmeye, Internet’te, kütüphanelerde ve gezip görerek araştırma yapmaya teşvik edecek Manisalı aydınlarımız, eğitmenlerimiz bir araya gelip istekli gençlere rehberlik etmeliler. Öğrenmeyi isteyenler onları izleyeceklerdir.

Manisa Haber Gazetesi: 14 Nisan 2010

7 Nisan 2010 Çarşamba

Caddeler, Sokaklar ve Patikalar

Bir kentin sokakları nasıl oluşur bilir misiniz milyonlarca adımla? Kimbilir kimler, hangi düşünceler ile arşınlayarak geçmiştir o kaldırımlardan, hangi tür taşıtlar kemirmiştir asfaltını, hangi minik patiler gezinmiştir seher vakti usulca onların ardından.

Sessiz ve kuytu seyirlikler gibi ormanın içlerine sokulan bir patikadan yürüyelim mi hep birlikte? Hemen şuracıkta boylu boyunca yanımıza uzanıveren ve minik şırıltılarıyla bize eşlik eden derecik mi bizi daha çok dinlendirir, yoksa dalların arasında cıvıldayan neşeli serçeler mi? İlerleyelim bir müddet, bu patika muhakkak bizi misafir edecektir en güzel şekilde.

Şehirden uzaklaşmanın, zihnimizdeki gürültüden sıyrılıp yeni bir nefes almanın en güzel yoludur doğada yürüyüş. Biz de Manisalılar olarak bu konuda ne kadar da şanslıyız değil mi?
Üç adımda Spil'in eteklerinde harika bir gün geçirebilirsiniz; ister doğuya gidin ister batıya, güneye ya da kuzeye.
Kentin dört yanında mangal partileri düzenlenir, cemreler düşmeye başladığında;
sokak araları birden şenlenir, balkonlara masalar atılıverir.

Zaten o sokak araları değil midir bir kenti vareden?
Hani kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz meraklı Melahat hanım ya da huysuz Müjdat bey olmazsa o sokağın ne kıymeti olur ki?
Ömrünü o sokağa vermiş gönüllü muhtarlar, bahçelerinden çay kaşıklarının sesleri geldiğinde birden toplaşıveren o eski komşular.
Sokağın bıçkın delikanlısı, gençkızları, abileri neredeler şimdi?
Annelerinden babalarından kalan o güzelim bahçeli evler yerine yükselen apartmanların hangi katındalar acaba?
Hani herkesin kendini bulduğu, yuvasında hissettiği o sokaklar da halen aynı yerinde duruyor aslında.

Diğer yanda mahalle bakkalı da taşındı mı nedir?
Yoksa marketler zincirinin o soğuk kasası kredi kartımızı daha mı çok benimsedi bakkal amcadan?
O sokaktan geçen ayaklar, şimdilerde hangi kafaları taşıyor yalınayak terlikleriyle?
Peki ya caddeler, o ayakların en güzel ayakkabılarını giymiş hallerinin dolandığı caddeler?
Onlar da bir çay içmeye uğradığınızda eve ne lazımsa alıp çıktığınız dükkanlarının yerine gelen mağazaların yürüyen merdivenlerine mi kandılar dersiniz?
Hayır, kanmış olamazlar aslında; meydanlarında dolaşan kadınlarına korkusuzca sahip çıkan, parklarında çocuklarının başında nöbet bekleyen anneleri olmadan oynadığı bir kente de tanıktır bu caddeler.

Bir şekilde eskiye özlem gibi görünse de anlatılanlar, dikkatle bakarsanız satır aralarında özlem duyulan aslında başka bir şeydir.
O patika da yürürken aldığımız havayı evimizin bahçesinde balkonunda alma özlemidir.
Geçen yıl Boğaziçi Üniversitesi'nde katıldığım bir konferansta profesör bir mimar altını çizerek dinleyicilere şöyle demişti: "İnsanoğlunun doğası apartman yaşamına uygun değildir, yan yana nizamda oluşturulmuş sokaklar, birbirini uygun mesafeden gören evler ancak insanı mutlu eder." Ben de ekliyorum ve diyorum ki; o evleri gölgeleyen ağaçlar ile çevrelenmeli bahçeler ki çok sevdiğim bir dostumun ifadesi ile yazı da kışı da tadında yaşamak mümkün olabilsin.
Bir an önce kışın havasını, yazın da sıcağını hapseden apartmanlarını aralayıp sokaklarımıza biraz nefes aldırabilirsek belki, o mangal partilerini komşularımızda birlikte ferah sitelerimizin havuz başında yapabilmek kısmet olur bizlere de, tıpkı o hayran olduğumuz modern kentlerin insanları gibi.
Zenginlik bu değil mi? Evet zenginlik bu elbette, üstelik o apartman dairesinin maliyetinden çok da fazla bir para da gerekmiyor.
Bir gün tekrar bunu gerçekleştirebilirsek, işte o zaman mahallelerimiz, sokak aralarımız ve şenlikli meydanlarımızdan etrafımıza baktığımızda bir tablo gibi gözümüzü şenlendirir çevremiz.
Temiz sokak araları, çiçeklenmiş yol kenarları şehrin insanının gününe neler neler katar. Bu intizam uygarlığın önemli bir göstergesi ise; kapının önünü temiz tutmak da bizim atalarımızdan kalma en harika ve en sahipsiz kalmış armağanımızdır belki de.

İlk yazım ile sizlere bir pencere açmak istedim. Bu pencereden bakmak ve görmek istediğimiz kenti, sokak aralarında keyifle dolaşarak anlatmak istiyorum. Bundan sonraki yazılarımda da "Kent ve Yaşam" adını taşıyan bu köşede sizler ile bu pencereden söyleşeceğiz.

Manisa Haber Gazetesi, 7 Nisan 2010 Çarşamba