2 Temmuz 2010 Cuma

AB Projeleri, Yüksek Öğretim ve Sosyal Ağlar

Geçen haftaki yazının ses getirmesi benim açımdan çok sevindirici oldu. Açıkçası yazıyı kaleme alırken temel amacım, kurumlar arası iletişimsizliğe dikkat çekmekti. Çok güzel projeler yapılıyor, yapılan işleri duyurmalı, emeği geçenler için etkin şekilde katkı sağlamalıyız. AB projeleri konusunda bilgi edinmek için Ulusal Ajans sayfalarına ulaşmak ve Gençlik Programları başlığı altına bakmak yeterli.

Bizim için en memnuniyet verici olan, asıl hedefimiz, gençliğin bu konudaki cesaretini bir nebze olsun artırabilmek... Avrupa’da yeni yerler görmek, farklı kültürleri tanımak, kimin için keyifli ve eğitici olmaz ki?

Bakınız lütfen altını çizelim, gidip görmek, yeni deneyimler edinmek, kendi kültürünü tanıtma fırsatı bulmaktan bahsediyoruz. Hedef dil öğrenmek, oraya göç etmek, yerleşmek değil. Yeni bir dil öğrenmek, yabancı dilini geliştirmek böyle bir projede araç olabilir. Projelerin hedefi, belirli bir süreçte sosyal paylaşımlar aracılığı ile farklı kültürleri tanımak ve en önemlisi kendi kültürümüzü tanıtmak. Turlara katılmak, yakınları görmeye gitmek gibi “sightseeing” olarak anılan gezilerden çok farklı bir deneyim. O kültürün içinde yaşamak, aile ilişkilerini, iş ortamını, insan ilişkilerini, eğitim sürecini gözlemlemek, üçüncü kişiler ile tam iletişim kuracağınız bir ortamda olmaktan bahsediyoruz. Takdir edersiniz ki insanlar, iletişim kurdukları kişiler ile dostluklarını pekiştirebilirler.

Genellikle bu projeler 18 yaş sonrası, Yüksek Öğretim gençliğini ilgilendiren içerikteler. Celal Bayar Üniversitesi Dış İlişkiler Ofisi web sitesinden bu konudaki gelişmeleri takip edebilirsiniz. Yurt dışındaki pek çok üniversite ve gençlik örgütü sosyal paylaşım sitelerinden duyurularını yapıyor. Twitter ve Facebook da bu sitelerin son dönemde en popüler olanları. Ulusal Ajans’ın twitter ve facebook bağlantısını vermek istiyorum:
http://twitter.com/ulusalajans/
http://www.facebook.com/ulusalajans/

Uluslararası eğitim girişimciliği alanında PhD eğitimi almayı seçerken bütün bu gelişmeleri göz önünde bulundurmuştum. Farklı kültürlerden insanlar ile bir arada yaşamak, aynı sınıflarda bulunmak, farklı disiplinlerden eğitimcilerden dersler almak, birlikte çalışmak hayatımı çok değiştirdi. O nedenle Manisa’da Valilik, Belediye, Sivil Toplum Örgütleri ve Üniversitemiz adına geliştirilen projeleri takip etmek, kentimizden daha çok kişinin dünyaya açıldığını görmek benim için çok heyecan verici. Projelerin arkasında olan, emek veren herkesi tebrik ediyor, ortak bir platformda bu çalışmaların gerçekleştiğini görmeyi diliyorum.

Dünya çok farklı dönemleri geride bıraktı, üzerinden nice kuşaklar geçti... Yeni nesiller müzik, teknoloji ve bilişim dünyasının imkanları ile çarçabuk kaynaşıyorlar. Önümüzdeki yirmi yıl, bilemediniz on yıl içinde sizin de çocuklarınız farklı ülkelerdeki okullara kayıt olacak, oradan başka ülkelere gidecek ve belki de bambaşka ülkelerden insanlar ile birlikte çalışacaklar. Bugün bu oran yüzde beş ise, pek yakında %80-90’lara ulaşacak. Sadece bizimkiler gitmeyecek, onlar da gelecek, aramıza katılacaklar. Yeni patronunuz ya da işçiniz olacaklar. Sizce de acele etmemiz gerekmiyor mu?

Sağlıcakla kalınız.

sevalozbalci@gmail.com

Manisa Haber Gazetesi: 30 Haziran 2010 Çarşamba

25 Haziran 2010 Cuma

İşsizlik, AB Projeleri ve Cesaret

Avrupa bizi Birliğine alır mı, almaz mı, alırsa niye alır, almazsa neden alsın ki… tarzındaki bütün sızlanmaları bir kenara bırakıp başka bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. AB serbest dolaşım ve ticaret hakkına sahip olmak bu kadar yıldır masada kalmış bir proje iken ya serbest dolaşım olsa diye hiç düşündünüz mü?

Gerçekten bizim için gidilmesi, görülmesi neden bu kadar zor? Vize ne kadar bu konuda engel? Gidip görmek isteyen ne kadar çok gencimiz var bu konudaki imkânlardan habersiz?

Bu konularda kendini geliştirmek isteyen, işsiz, ekonomik engeli olan ne kadar gencimiz var ise seslenmek istiyorum: Avrupa’ya gitmek istiyor musunuz? Valiliğin bu konudaki çağrısına kulak vermelisiniz: “Avrupa’da gönüllü çalışacak genç işsizler aranıyor.” Dün, gazetede yukarıdaki başlığı okuduktan sonra çok sevindim. Hemen tüm öğrencilerime, dostlarıma, arkadaşlarıma haberi duyurmaya çalıştım. Yazıda Manisa Milli Eğitim Yardımcısı ve Manisa Valiliği AB Koordinasyon Merkezi Koordinatörü, sayın Necati Abalı, projenin 2008 yılından beri uygulanmasına karşın gençler tarafından ilginin az olduğunu belirterek, özellikle işsiz gençlere çağrıda bulunuyordu.

Proje çerçevesinde, 18-30 yaş arasındaki kişilerin, 2 ay ile 12 ay arasında değişen süreyle, kendi seçecekleri AB ülkesinde, istedikleri bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olarak görev yapabilecekleri belirtiliyor. Başvuru sahipleri Ankara’da Ulusal Ajans tarafından bir haftalık dil eğitimine tabi tutulacaklar. Kişinin yol, gideceği yerdeki konaklama, şehir içi ulaşım, vize paraları AB fonundan karşılanıyor. Ayrıca, bir defaya mahsus 450 euro olmak üzere her hafta sonu 100 euro harçlık veriliyor. İster ilkokul, isterse üniversite mezunu olsun herkes gidebiliyor.

Bir düşünsenize, işte serbest dolaşım. Hem de üzerine para veriyorlar. İki yıldır yalnızca bir kişi gitmiş, ikisi de bu yıl gidecek. İlginç değil mi? Hadi Avrupa’ya gidiyoruz, bütün masrafları karşılıyorlar, iş de hazır diyorsunuz ve kimseyi bulamıyorsunuz.

Şimdi sormak istiyorum. Madem işsizlik var bu memlekette, herkes şikâyetçi, insanlar Avrupa için can atıyor. Peki, nerede bu insanlar? Gençler, neredesiniz, neden gitmiyorsunuz?

Az önce, biraz detay bilgi almak için Hasan beyi aradım, ulaşamadım. Bir başka isme ve telefon numarasına yönlendirildim, verilen numara da yanlıştı. Ben yine de Milli Eğitim Santral telefonunu vermek istiyorum, ilgilenenler için faydası olabilir: 237 00 32

Çok ilginç bir memlekette yaşıyoruz. Sınırına girmek istediğimiz ülke bize neden geliyorsun diye sorduğunda gitmeye çok istekliyiz. -Hatta, özellikle eklemek istiyorum, bunun için kendi devletimize de yarı servet ödemeye razıyız, o da ayrı bir yazı konusu olacak...- Sınırlar kalkıyor, giden yok. Üzerine para veriliyor, yine giden yok.

Sizce de bu işte bir terslik yok mu?
Bence Türk Milleti pek de öyle anlatıldığı gibi değil.
Gerçekten de değil, ben buna inanıyorum.
Esenlikler dilerim.
Manisa Haber Gazetesi: 23 Haziran 2010

21 Haziran 2010 Pazartesi

Egeli Olmak, Göçmenlik ve Ravika Köyü

Bir sabah daha Ege güneşinin parlak ışıltısı penceremden süzülerek beni uyandırdı. Kahvemi henüz içmedim, bir yandan onun hayalini kurarken diğer yandan da yazımın çerçevesini hazırlıyorum zihnimde. Madem Egeli olmanın ne güzel olduğunu, ne şanslı olduğumu düşünürken buldum kendimi bu sabah, bunun nedenini de bilmek istersiniz belki. Bu bir nokta tespiti şu andaki düşüncelerin akışıyla, bu pencereden görünen kısmıyla, tabii ki daha çok neden var.
Klasik birkaç satır okuyup kenara çekilemeyeceksiniz. Kusura bakmayınız, biraz düşünceleri uçuşturmamız gerekiyor. Nereden başlayalım dersiniz, evet buldum: göç denilen olgu hakkında düşünme fırsatınız oldu mu hiç? Evet, ufak ya da büyük çaplı göçler.
Ev taşımanın ne zor olduğunu herkes bilir. Aşina olunan, komşuluk ilişkilerinin iyi olduğu semtler tercih edilir. Sevdiğiniz, alışkın olduğunuz bir şeyler ararsınız tutunmak için hayata. Aksi halde sürgün gibi gelir zaten yeni düzen. Bir kıtadan diğer kıtaya, bir ülkeden diğer ülkeye, bir şehirden başka bir şehre ya da bir mahalleden diğerine hayatın akışını değiştirmek, çok farklı değildir aslında. Göç yaşamamış nerede ise hiç kimse yok bu anlamda bakınca. Lakin biz memleket değiştirenlere göçmen diyoruz sadece, iç göç var ama iç göçmenlik yok. Göç, bir ömrün tohumlarını alıp, başka topraklarda yetiştirmek gibi, öyle değil mi? Sahip olduğunuz genetiğin ve kültürün bambaşka yörelerinki ile adım adım kaynaşması… Dilini öğrenirsiniz ilk, mutfağını bir de. O nedenle de en çok bu ikisinin içeriğindekiler tartışma konusu olur, kim kimden almış tam olarak bilinmez. Hatırlanmaz, çünkü dostlukla açılmıştır ikisinin de kapıları bu ilk alışverişte. Bu kaynaşmadan beslenir Ege binlerce yıldır.
Batı Anadolu; bir anlamda da Batı’nın Anadolu’ya, Anadolu’nun da Batı’ya vuran yansımasıdır muhteşem Ege Denizi’nin gün batımlarında. Ege bereketi de buradan gelir; zeytinlerin kayalar üzerinden fışkırdığı, bağlarından bal damlayan, binlerce yıldır ne ekseniz yüzünüzü güldüren bu topraklar bambaşkadır. Ondandır belki de, kimselere benzemez Ege insanı, hem de herkes gibidir. Çoklukların değil, az da olsa candan olanın kıymetli olduğu yerdir burası.
Göçmenlik öyle bir olgudur ki Ege’de, herkesin anlatacak bir sürü memleket hikayesi olduğunu fark edersiniz. Göç ettiğinizde memleket hangisidir karışır, ne oralısınızdır ne de buralı artık. Orada iken burayı, burada iken de orayı hasretle anarsınız. Bu bölünmüşlüğü aşmak mümkün olmaz birkaç kuşakta. Sonraki kuşaklara aktarılamaz olduğunda göçün izleri, göçmenlik ruhu da kalmaz. Belki de bu nedenledir ki her göçmen Güzel Ismayıl’în Ravika’da yapmak istediğini yapabilmek ister, imkanı olsa. Ravika; “Bir asırlık yaşamdaki mücadelenin, cesaretin ve başarma azminin ilk kazandığı yer.” deniyor köyün girişinde. Anlatılanlara bakılırsa içerisinde de bir Batı Anadolu köyünde olabilecek her bir unsura rastlamak mümkün gibi: park, camii, okul, berber, kıraathane, muhtarlık, yağhane, ağıl, konaklar ve evler. Yunanistan’ın Drama’sından Manisa’nın Ravika’sına inşa edilmiş bir yaşamın müzesi. Göçün iki memleket arasında, bir asırda oluşmuş bir köprüden ibaret olduğunu anımsatıyor. Gerçeğe dönüşmüş eski bir fotoğraf gibi sergiliyor her şeyi. Ne dersiniz sizce de ilgi çekici değil mi?
Bence gerçekten ilgi çekici. O nedenle de en kısa zamanda ziyaret etmek istiyorum Ravika köyünü. Sanki orada kendi hayat hikayemin de bazı bölümlerine rastlayacakmışım gibi hissediyorum. Gidip görünce sizlere anlatacağım. Sevgiyle kalınız.

sevalozbalci@gmail.com

Manisa Haber Gazetesi: 16 Haziran 2010

11 Haziran 2010 Cuma

Yaz Tatili, Eğlence ve Yeni Nesil Teknolojiler


Zaman zaman gerçekten bir mesaj bombardımanı altındaymışız gibi gelmiyor mu size de? Cep mesajları, panolar, TV ekranları, vitrinler, web siteleri, internette her köşe başı rahatsız edici reklamlarla dolu... Bilinçaltını bombardımana tabii tutan bir psikolojik savaş veriyor beyinlerimiz.

“Yeni” nesil teknolojilerin cazibesi karşı konulmaz. Bir yandan evde, bilgisayarda, cep telefonunda dokunmatik ekranlı teknolojiler yaygınlaşırken diğer yandan da bizleri sinema salonuna götürüp saatlerce koltuklara bağlayabiliyorlar. Bu yılbaşında 3D rekorları kırılırken ve hatta benim bizzat iki yıl önce 4D izlemişliğim varken ve hatta geçtiğimiz yıl 5D İzmir'de gösterime girmiş iken soruyorum: sizin de kafanız karışmıyor mu? Bir yandan da bu teknolojiler harf değiştirip ceplerimize transfer oluyorlar: 3G, 4G, 5G... Geçenlerde 3G reklamı izlerken sekiz yaşındaki yeğenim Alp Erim sordu: "Teyze ben büyüdüğümde kaç G çıkar sence?"... Cevap kolay gibi, ama yine de biraz düşünmek lazım. Aklımdan o anda neler geçti hemen özetleyeyim: yaklaşık yirmi yıldan bahsediyoruz diyelim, yine Latin alfabesine göre ilerleyeceğini düşünürsek, 3D kare-küp falan gibi bir rasyonel sayı düzleminde devam edersek..... "Hmm... Teyzecim" dedim, "sen büyüyene kadar alfabe yetmeyebilir."

Evet, 2010 ile 3D teknolojisinin resmi yılına girdik, teknoloji artık yeni boyutları keşfediyor. Bu yeni boyutlar ilk masaüstümüze geldi, sonra cebimize terfi etti, şimdi de salonlarımıza ilerliyor. İzmir’de geçen hafta 3D TV izledim, uydu kanallarında 3D test yayınları bir süredir devam ediyor. Yakında çok hızlı bir şekilde yaygınlaşır. Görüntüleri evimizden izleme dönemi yerini yeni bir aşamaya bırakıyor; artık biz görüntünün içine gireceğiz. Sonrasında hücre çekirdeğine, hatta atom çekirdeğine kadar veri aktarmaya başlayacaklar. Görüntünün direkt göz bebeğinizde görüntülendiğini hayal edebiliyor musunuz? Beni biraz ürkütüyor doğrusu. Yine de değişim kaçınılmaz, yeni nesil teknolojinin bu yeni boyutlar ile hayatımızı nasıl şekillendireceğini hep birlikte yaşayıp öğreneceğiz.

İmkânsız denilemez, biraz zaman alacak sadece. Bakın, Avatar kaç kişi tarafından izlendi, cebinizdeki telefonun maliyeti aylık asgari ücreti geçiyor mu, arabanız kaç model? Siz şimdiden evinizde bir 3D oyun ve sinema odasını planlamaya başlayın bence. Artık pek misafir gelmese de hazırda bekleyen misafir odalarımız, salonlarımız var zaten. Bu yeni boyut da eklenince, 3D Türk usulü yaşam nasıl olacak ve nasıl bir şekil alacak bir düşünsenize? Bundan sonra evimize gelen misafirlerimizi kahve kokusu eşliğinde, alçak sedirler üzerinde, çaylı kurabiyeli kahkaha dolu sohbetler ve 3D görüntüler ile ağırlamaya hazır olmalıyız.

Yaz tatilinin başlayacağı bugünlerde, oyunun da, eğlencenin de tadında olduğu, güzel bir yaz geçirmenizi dilerim. İyi tatiller.


Manisa Haber Gazetesi: 09 Haziran 2010

2 Haziran 2010 Çarşamba

21. Yüzyıl, Uluslararası İlişkiler ve Yoksulluk


Yüzyılımızın başlarında bir konsey toplandı. Kent Konseylerinin ilk temelinin atıldığı bu zirvede 6-8 Eylül 2000 günü Birleşmiş Milletler'in New York'taki genel merkezinde pek çok konu görüşüldü. Bu konulardan biri de yoksulluk. Yoksulluk ile mücadele eden müreffeh devletler, daha müreffeh olmasını istedikleri dünyanın yoksul ve ikinci sınıf halkını kalkındırmak istiyorlar. Kalkınma teşvikleri hep kafamı karıştırmıştır. Teşvikler sayesinde "daha güzel bir dünya" oluşturmak için henüz pek gelişememiş bir takım toplulukları desteklediklerinden bahsederler. Bir sürü şart koşarlar bu teşviklerden yararlandırmak için, tıpkı bankalar gibi. Mutlaka da birşeyleriniz ipotek altındadır, borç bitene kadar iflah olmazsınız.
Bir diğer yandan da bazı sahneler geliyor gözümün önüne, bu sahnede "bana yan baktın, sokağı kirlettin, hastalıklısın, çok gürültü yaptın" gibi binbir çeşit bahaneyle ezik bir kimlik haline getirdiği birilerinden menfaat sağlayan tipler var. Asıl niyeti hizmetini gördürmek, sonra elindeki bilyeleri de almak ve "gitsin yeter ki" noktasında çekilmektir. Biraz da şunları yap, biraz da bunları diye onu oyalarken diğer yandan kendisi herşeyi silip süpürüverir. Oysa ki madalyonun diğer yüzüne bakarsak ortalığı kirleten de, toplatacak birine ihtiyacı olan da, bütün bunları yaptırıp bu karmaşada geçimini temin eden de odur.
Tabii ki, bu mahallenin büyükleri, saygın kişilikleri varsa eğer ne mutlu. Bu eşkiyalığa ancak onlar bir dur diyebilirler. Biraraya gelen mahalle sakinleri bu tür sıkıntıları çözmek, çözemedikleri durumda da müdahale etmek durumunda kalırlar. Yardımlaşmak, zayıfın yanında olmak, kalkındırmak ve güç birliği yapabilmek için omuz verirler birbirlerine. Örgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı, ortak sorumluluk taşıma gibi ilkeler ve değerler doğrultusunda bilinçli şekilde hareket ederler.
Tekrar baştaki konuya dönersek, çok anlamlı birliktelikler en üst düzeyde gerçekleştiriliyor, bazı süreçler işletilmeye çalışılıyor. Kent konseyleri de bunlardan biri ve kendilerine sunulan eylem planlarını "Türkçeleştirip" gündeme taşıyorlar. Lakin benim kafama takılan bir soru var, "az gelişmişlik" konusunda ele alınan sorunlar ve başlıklar bize fit mi, değil mi? Söz konusu hedeflere bakılırsa: "Mutlak Yoksulluk ve Açlığı Ortadan Kaldırmak, Herkesin Temel Eğitim Almasını Sağlamak, Kadınların Durumunu Güçlendirmek ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Sağlamak, Çocuk Ölümlerini Azaltmak, Anne Sağlığını İyileştirmek, HIV/AIDS Sıtma ve Diğer Salgın Hastalıların Yayılımını Durdurmak, Çevresel Sürdürülebilirliği Sağlamak, Kalkınma için Küresel Ortaklıklar Geliştirmek". Kararı size bırakıyorum. Detaylı bilgileri bulabileceğiniz adres: http://www.la21turkey.net
Önümüzdeki hafta Manisa Haber Gazetesi'nde 10. yazım yayınlanacak. Okuyucularıma çok teşekkür ederim, görüşlerime değer verip okumaya zaman ayırdıkları için. Manisa Haber Gazetesi yöneticilerine, sayın Filiz Ağar'a, sayın Bedriye Aksakal'a ve tüm ekibe tek tek teşekkürü bir borç biliyorum. Her hafta Çarşamba günleri bu köşede yayınlanan yazıyı ertesi gün bloğumda arşivliyorum. Bloğumu İngilizce olarak da yayınlamayı düşünüyorum. Eğer ilgilenenler olursa benim için büyük bir onur olur. Adresim: http://sev-al.blogspot.com/ E-posta: sevalozbalci@gmail.com

Sevgilerimle, iyi haftalar dilerim.

Manisa Haber Gazetesi: 02 Haziran 2010

27 Mayıs 2010 Perşembe

Manisa Tarzanı, Uygarlık ve Çevre Günleri

İnsan geçip giden ömrüne baktığında bir ömre ne sığar diye düşünüyor, pek de haksız sayılmaz bunu düşünen. Lakin uzun bir ömür yaşayanlar da çok şey yapamadan göçüp gidiyor eninde sonunda. Peki öyle ise 1899'da Bağdat'ın Samarra şehrinde dünyaya gelmiş bir Türkmen'in günün birinde Manisa'da Tarzan olarak anılacağını kim düşünebilirdi, hiç bir kahin böyle bir kehaneti dile getiremezdi şüphesiz. Bir gün, 31 Mayıs 1963 tarihinde göçüp gidene dek de onun hakkında deli de, ulu da diyenler oldu. Kendisi ile götürmeyip hepimize miras ettiği yeşillikler, o ormanlıkların gölgesinde dinlenen her canlı, sonsuza dek onun dehasının duacısı olacak, buna eminim.
Manisa Tarzanı, Kurtuluş Savaşı bittiğinde harp için geldiği Manisa'nın -yabancı kaynaklarda geçen ifadelere göre üçte ikisi yanmış olarak- yangından sonraki halini görünce, bu şehre yerleşip madalyası ile hakettiği istiklal mücadelesini şehri tekrar yeşillendirmek yolunda sürdürmüştür. Geçimini sağlamak için maddi bir beklentisi olmamasına karşın, O Manisa Belediyesi'nin resmi görevlilerinden biriydi. Ahmet Bedevi, her gün aksatmaksızın dağın eteklerine tırmanıp Manisa Kalesi'nden topu atar, herkes ona göre saatini ayarlardı. Bu çok önemli bir vazifeydi o zamanlarda, çünkü vakit öğleden önce ve sonra diye takip edilirdi. Mesela 3 sonrada denildiğinde saat 15:00 ifade edilirdi. Kılık kıyafetin anlamı ve anlamsızlığı, vazifenin kutsallığı, insanın yaşamını hiçbir bedel gerektirmeksizin onurlu bir şekilde sürdürmesinin mümkün olduğu, onun olmadığı bir dünyada bu kadar dolaysız nasıl anlatabilirdi ki?
"Bir ulusun gerçek zenginligi, ağaç örtüsüyle ölçülebilir." diyen ünlü İngiliz ağaçseveri Richard St. Barbe Baker'ın o yıllarda 108 ülkeye yayılan akımından mı, yoksa 1932-1948 yılları arasında tüm dünyayı hayran bırakan Tarzan serisi filmlerin sinema gösterimlerinden mi en çok etkilendi bilinmez. Yaşamının son nefesine kadar Manisa'yı ağaçlandırmak için herkesi seferber etmeye çalışmış, hatta çok sevgili -1934'de Manisa'da dünyaya gelmiş ve tüm dünyada Turizm alanında isim yapmış- hocamız Prof.Dr. Turgut Var'ın ifadesi ile "hapishaneden mahkumları toplar, parkları ağaçlandırırmış".
Sadece bu davranışını bile düşünürsek; modern toplumlarda mahkumların sosyal hizmetlerde kullanılması projesinin, savaştan çıkmış bir dünyada ne kadar uygulayıcısı olduğu tartışılabilir, ama Manisamızda tam da o yıllarda uygar bir adam yaşadığı kesin. Oysa ki genelde modernlik ya da uygarlık değerlendirilirken kılık kıyafet, saç, genel görünüm, bilgisayar, cep telefonu modeli, sahip olduğu ünvanlar, araba gibi şahsiyetin temsili ve bir nevi meyveleri olan aksesuarlar toplanır, görünürdeki inanç ya da inançsızlık ile çarpılır ve ona göre yargılanır. Bu hesaba ve sahip olduğu imkanları ne amaçlar ile değerlendirdiğine bakarsanız Tarzan bugünün materyalist dünyasının kabusu gibidir.
Doğa ile bütünüyle iç içe bir hayat, bütünüyle adanmış ve inançlı bir ruh, sağlıklı bir insan, bence Ahmet Bedevi dünyada edinilebilecek zenginliklerin en kıymet biçilmezlerine sahipti. Biraz düşününce O'na neden derviş dendiğini anlamakta hiç zorlanmıyorum doğrusu. Bu kıymet vermediği, yine de yaşanılabilir kılmaya gayret ettiği dünyaya gözlerini kapayışının tam tamına 47. sene devriyesinde Tarzan'ı büyük bir hürmetle anıyorum. 31 Mayıs - 6 Haziran tarihleri arasında düzenlenen programda emeği geçen herkesi içtenlikle tebrik ediyorum. Hayatta olsa ve İl Genel Meclisimizin yangınların gözlenmesine ilişkin geliştirdikleri sistemin haberini de almış olsa eminim çok daha fazlası için bizleri yüreklendirirdi. Onun ardından yürüyenler, ağaçlandırma çalışmalarını sürdürenler, çok katlı yapıları önleyip şehrimizin yeşil görünmesi, hava alması için destek olanlar, kısacası çevre sorumluluğu taşıyan tüm uygar Manisalıları tekrar birarada göreceğimiz bu güzel haftayı heyecanla bekliyorum. Hep birlikte, bu haftada ve diğer günlerde de Manisamızı yeşillendirelim, Tarzan'ın emanetine sahip çıkalım.

Manisa Haber Gazetesi: 26 Mayıs 2010

20 Mayıs 2010 Perşembe

"Yanık Ülke", Gençlik ve Spor


Hafta sonlarını en güzel değerlendirmenin yolu bence doğa yürüyüşleri yapmak. Bölgemizin coğrafi olarak elverişliliği, çevremizdeki doğal ve tarihi güzellikler, mevsimsel olarak da uygun dönemler seçildiğinde hafta sonları için gerçekten bulunmaz fırsatlar sunuyor. Bu çerçevede yapılan gezi ve yürüyüşlere gönlümden geçtiği kadar çok katılamasam da, yaşamımda daha fazla imkan oluşturmak istiyor ve öncülük edenleri de tam destekliyorum. Bu hafta sonumuzu da Manisa Tenis Dağcılık Spor Kulübü öncülüğünde böylesi bir etkinlik kapsamında değerlendirme şansını yakaladık. Bu organizasyonu yapan sevgili arkadaşımız Fuat Kuloğlu'nun ifadesi ile "Bir volkanın üzerine çıktık, kraterini gördük, Kula'nın nefis pidelerinin (özellikle de şekerli pidesinin) tadına baktık, bir asırdan fazla zamandan beri ayakta duran evlerini gördük, ardından da doğanın oluşturduğu mimarisiyle peri bacalarını izledik."

Daha önceki 23 Nisan konulu yazımda da belirttiğim gibi 19 Mayıs, yazı karşılayan duruşuyla yaşamın baharından çıkıp olgunlaşmaya başlayan bir gençlik ateşi gibidir. Biz de genç arkadaşlarımız ile birlikte, gençliğin bayramının hemen öncesindeki bu Pazar gününde Anadolu'nun en genç volkanının kraterine tırmandık. Lavların yakıp geçtiği arazilerde, ateşten bir nehrin yatağından yürüdük önce, sonra da volkanın ağzından fışkırıp eteklere doğru süzülen taştan köpüklerin üzerinden geçtik kayarak. Yükseldikçe mevkiimiz, aşağıda uzanan kilometrelerce tüf griliği karşısında büyüdü göz bebeklerimiz. 1,1 Milyon yıl ile yaklaşık 12.000 yıl öncesine kadar üç farklı süreçte gerçekleşmiş felaketlerin izleri, dün gibi karşımızda duruyordu. Başka hiçbir gerçeklik bu kadar ürkütücü olabilir mi dedirten bu manzaranın adı: Katakekaumene'ydi. Sandal Divlit isimli mürekkep okkasına benzeyen en genç volkan konisi üzerine yaptığımız bu heyecanlı tırmanış bölgedeki benzersiz doğa oluşumunun yalnızca küçük bir parçasını görmemizi sağladı. Bölgedeki diğer zenginlikleri kısaca sayacak olursak; Gediz havzasının civarındaki volkanizmanın oluşturduğu doğal yapı, peri bacaları, kanlı kaya ve prehistorik döneme ait ayak izlerini bir çatı altında toplayabiliriz. Bu çatının altındakiler AB destekli bir proje kapsamına alınmış, kısaca bu projeden bahsetmek istiyorum. Bu proje Türkiye'nin ilk jeopark örgütlenmesi "Yanık Ülke Jeoparkı" adı ve  "jeolojik anıtlardan kültürel mirasa ayak izleri" sloganıyla tanıtımı yapılıyor. Projeye Kula çarşısındaki demirci ustaları, dokumalar ve yörenin şifalı sularına kadar her şey dahil edilmiş. Bu projeye katılmak isteyen gönüllüleri bir araya getiren "Katakekaumene Jeopark Gönüllüleri" adlı bir grup oluşturulmuş Facebook'ta, ayrıca daha geniş bilgi için: www.geoparkula.org adresini de ziyaret edebilirsiniz.

Gelelim gezimizin devamına, Kula merkezindeki çay bahçesinde biraz dinlenip hemen ilerideki pidecide enfes pidelerimizi yedikten sonra, çarşıda ufak bir tur attık. Kaybolmaya yüz tutmuş bir çok meslek dalı Kula çarşısında hala direniyor. Bunlardan bazıları; demircilik, saraçlık (at koşum takımı yapımı), bakırcılık, debbahlık (dericilik), ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık, ayakkabıcılık. Misafirperver çarşı esnafının arasından geçerken onların kamera görüntülerini de almayı ihmal etmeden hızlıca ilerledik. Karşımızda hayranlık uyandıran ihtişamlarıyla Kula Evleri'ni gördük birdenbire, en ilgi çekici olan ortak yönleri her evin kendine has bir duruşunun olmasıydı, en güzeli ise hemen kapıyı açıp sizi içeri davet etmeye hazır olan ev sahiplerine avluda ya da kapı önünde rastlayabilecek olmanız. Kenan Evren Etnografya Müzesi de gezimizin önemli durak noktalarından biri oldu, öğrendiğimiz kadarıyla kendisi bu evde doğmuş. 18-19. yy Osmanlı dönemine ait bu evlerde; Türk evlerinin girişinde avlu, eyvan denilen bahçelerinin olduğunu, Rum evlerinde ise bahçe olmadığını da öğrendik. Sonrasında ise perileri sakin uykularından uyandırmadan usulca gezimizi tamamladık.

Spor olarak değerlendirildiğinde yorucu olmayan, ailecek katılabileceğiniz rahatlıkta bir yürüyüş, sosyal etkinlik olarak değerlendirildiğinde ise eşsiz bir deneyim sağlayan, hem kültürel hem de dostluk bağlarını güçlendiren doyurucu bir aktiviteydi. Manisa Tenis Dağcılık Kulübü yetkililerini tebrik ediyor, bu konudaki eksikliği görüp bu tür doğa yürüyüşlerini düzenledikleri için teşekkür ediyoruz. Günlük rutinimiz içerisine sağlıklı yaşam aktiviteleri katabilmek, çocuklarımızı da bu yönde geliştirmek yarınlarımız için bir tür sağlık sigortası yaptırmak gibi değil mi? Nasıl ki primlerinizi düzenli ödersek sigortadan faydalanabiliriz, sağlıklı yaşam da öyle bir bütünlük içerisinde düşünülebilir. Atatürk’ü analım, onun gösterdiği yolda genç ve dinç adımlarla ilerleyelim. Bayramınız kutlu olsun.

Manisa Haber Gazetesi: 19 Mayıs 2010